İmralı sürecinin sosyolojisi ve tarih yazımı

İmralı süreci olarak tanımlanan bu süreci, anlık gelişmelerin medyadaki yansıması ya da siyasetçilerin günlük politika üretimleri içindeki söylemleri ile ele almak büyük bir eksiklik olur. Çünkü Kürt-Türk ilişkileri tarihi bir dönüm noktasını yaşıyor. Bu dönüm noktasında netleşecek ilişki biçimi Ortadoğu’yu direkt etkileyecek özelliktedir. Dolayısıyla içinden geçtiğimiz sürecin özelliklerin salt siyasetin günlük dili ile ele alıp yorumlayamayız. Böylesi ele alma biçimi büyük bir eksiklik olur. Bunun için bu kısa yazıda sürecin sosyolojik olarak okumasını yapmak ve yorumlarımızı tarihi sorumluluklar çerçevesinde ele almak durumundayız. Bunun için de bazıları gibi “sosyolojinin siyasetini yaparak” değil, “siyasetin sosyolojini” yöntem olarak ele almak, Öcalan’ı Öcalan’dan, PKK’yi de PKK’den öğrenmek durumundayız. Bu nedenle Öcalan’ın son savunmalarını ve yol haritasını yeniden okudum. PKK’nin de geçmişten bu yana açıklamalarını.

AKP iktidarının devletin temsili olarak, son büyük ve yarım yüzyıla yakındır devam eden Kürt halk isyanının önderi Abdullah Öcalan ile görüşmeleri yeniden başlatması tarihi önemdedir. BDP-DTK heyetinin İmralı’ya, Avrupa ve Kandil’e gitmesi de böyledir. Hiç kimse bunu hafife almamalıdır. Çünkü, inkar-imha ile soykırım kıskacında olan bir halkı savunan örgütün lideri Abdullah Öcalan bu sürecin temel öznesidir. Kürt siyasal ve toplumsal gerçekliğinde Öcalan’ın liderliği Max Weber’in meşhur karizmatik, geleneksel ve modern (hukuki ve rasyonel) liderliğin bileşkesidir. Tarihi gelişmeler ve siyasal-toplumsal zemindeki gerçeklik budur. Öcalan, Kürtler için jakoben, benmerkezci ve iktidarı hedef alan modernitenin imal ettiği bir lider değildir. Toplumsal gerçeğin yani hakikatin kendisidir. Biz bunu sosyolojik olarak tanımlamak ve ortaya koymak durumundayız.
Düşünsel üretimi, örgütsel çabası ve sistemi inşaa etmedeki performansı ile Öcalan bunu kendi toplumu ile kolektif bir şekilde başarmış bir önderliktir. Taha Akyol gibi pozitivist liberallerin, “tatlı su solcularının” ya da sistemin mezhebi haline gelmiş yapılanmaların bu gerçekliği anlaması zordur. Biz üniversitelerdeki sosyoloji eğitimlerimizden de bunu iyi biliyoruz. Çünkü onların varlık gerekçeleri “toplumsal gerçekliği tahrif etmesiyle” oluşur. Onlar iktidarın “inşaa ettiği gerçeklikler” ile kendilerine dil yaratırlar. Yani PKK’yi, Öcalan’ı ve Kürt gerçekliğini kabul ederlerlese varlık gerekçeleri ortadan kalkar. Bu nedenle “Öcalan’ı narsist, ben merkezci ve totaliter göstermeleri büyük bir yanılgıdır. Toplum mühendislerinin, jakoben ve totaliter sistemin denizinde kulaç atarak toplumsal-tarihi gerçekliğe kendilerince “devlet/iktidar” söylemi üretmeleri sadece ve sadece kara propagandadır. Yoksa devletin söylemlerinin yakınında ve etkisinde olarak, siyasetin dar alanı içinde dar ulusal kurtuluşçu, reel sosyalist ve sosyal demokrat bakış açısı ile bu süreci anlamak zordur.
Mevcut devletçi, sömürge kültürü ve sistemin mezhebi olan dar bakış açıları ile sürece ilişkin “hassasiyet, kaygı ve güven” sorunu yaşayanların söylem ve yorumları ile hareket etmek, tarih bilincinin ne kadar eksik, siyasette ise ne kadar cahil olunduğunun göstergesidir. Biz Kürt-Türk ilişkilerinin “özgürlük ve kardeşlik hukuku” için devlet politikalarına karşı duyulan kaygılardan söz etmiyoruz. Tabii ki sömürgeci devlet geleneğine karşı ne kadar çok güven sorunu ve ihtiyat payı konulursa önemlidir. Ama bu kaygıların ve ihtiyatın giderilmesinin yegane yolunun da örgütlü mücadele, kararlı ve istikrarlı duruşu sürdürmekle eş anlamlı olduğunu PKK ve Öcalan gerçeğinden bilmemiz gereklidir. Öcalan ve PKK’nin bu süreci okuması ortaya konulan tutum ve tavrının sonuç alıcı olduğunu yakın gelecekte rahatlık görebileceğiz.
Tabii ki sürecin zorlukları oldukça fazla, riskleri var. Geçmiş deneyimlerden ortaya çıkan sonuçlar var. Ancak Öcalan’ın İmralı’daki ağır tecrit koşullarında bu kaygılara “gülümseyebilmesi” direnişin ne kadar büyük olduğunu bize göster miyor mu? Ben bunu 15 Şubat 1999’dan hemen sonraki süreçte daha çok Asrın Hukuk Bürosunda çalışırken yakınen gözlemlemiştim. O dönemde “Öcalan’ın teslim olduğunu, PKK’nin dağılacağını, bu işin böyle gitmeyeceğini” söyleyen “en değme devrimci” yazarlar, avukatlar ve örgütler vardı. Yazıp çiziyorlardı. Daha sonra KONGRA GEL kuruluş kongresinde ve ikinci kongre sürecinde dağda örgüt içindeki tasfiyecilerin söylemlerinde görmüştüm. Avrupa’da da “yorgun demokratlar” vardı. Şimdi çoğunun esamesi okunmuyor. Ki onların söylemi zaten devletin oluşturmak istediği söylemdi. Devlet ise klasik kemalist totaliter şeklindeydi.
AKP, bu devleti devralınca biçimsel olarak değişimi pek yaratamadı ama kendi hegemon yapısını devletin içine yerleştirdi. Şimdi ortaya çıkan durum özetle şöyledir: İmralı görüşmeleri tarihi ve toplumsal gerçeği temsil eden Öcalan inisiyatif almıştır. Hareketi ve halkı bu tarihsel süreçte aynen 1999’da ve öncesinde olduğu gibi blok olarak Öcalan ile birliktedir. Devlet ise Öcalan’ın ciddiyetini ve önderlik ettiği hareketin neleri başarabilme potansiyelini görmüştür. Ancak devlet bu süreci kendince “en az maliyetle” atlatmak istemektedir.
Sosyolog Nazan Üstündağ’ın deyimi ile “AKP ne savaş ne barış durumunda tutma” stratejisi izlemektedir. Öcalan ise sadece kendi halkının değil halkların özgürleşmesi için demokratik direnişini farklı bir aşamaya yükseltmektedir. Bu nedenle mücadeleye inananların sürece “gözlemci” değil “yürütücü özne” olarak örgütselliği geliştirmesi ile mümkündür. Kenarda kalan tarihin de toplumun da dışında kalma riski taşır. Yoksa PKK kurulurken atan-tutanlar, 1999’dan sonraki inançsızlar ve “yorgun demokrat” moduna girerek sistemin yedeği olmaktan kurtulamazlar. Asıl devrim zamanı ve devrimci sorumluluk şimdi başlıyor. Çünkü Amara’da başlayan direniş dağlarda ve toplumda bir halk olarak İmralı’da vuku bulmaktadır.
Bu durumda kaygıları olanların ve Kürt Özgürlük Hareketinin nabzını anlamak isteyenlere gazetemizin yazarları Hüseyin Ali, Adil Bayram ve Selahattin Erdem’in geçmişteki yazılarını tekrar tekrar okumalarını öneririm. PKK’yi, Öcalan’ı devletten, devletin medyasından değil, PKK’den ve Öcalan’dan öğrenmek ve anlamaya çalışmak daha iyidir. Yoksa büyük bir devrimcinin dediği gibi “az bilgi ile çok yorum yapmak sapmayı” getirir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found