İnançların umuduna doğru yaklaşım

Özgürlük Hareketi, iğne ucu kadar bile olsa her barışçıl-siyasi mücadele imkanını değerlendiren hümanist bir harekettir, bir güvercindir aynı zamanda. Ama ne zamanki siyasi mücadelenin koşulları kalmaz, işte o zaman şahinleşen bir harekettir. Bu nedenle PKK içinde şahinler ve güvercinleri ayrıca aramaya ve hizip yaratma sevdasına düşmeye gerek yoktur. Bu hareket gerektiğinde şahinleşen ve gerektiğinde de güvercinleşen kabiliyete zaten sahip olduğunu ispatlamıştır. Bu itibarla, barışçıl-siyasi mücadelenin koşulları varken silahlı mücadelede ısrar etmek ya da tersini yapmak, PKK’nin mücadele ruhuna aykırıdır. Olaylara objektif bakanlar bunu rahatlıkla görebilir. Baktığım ve gördüğüm budur. Dönemin koşulları değiştiğinde de ortaya çıkan yeni duruma göre yeni yöntemler belirler. Onu yenilmez kılan da budur.

Yarın koşullar değişir yeniden silahlı mücadele öne çıkarsa, bunu eleştirenler öncelikle ülke, bölge ve emperyalistlerin durumuna bakmalıdır. Değişen, mücadelenin yol ve yöntemleridir. Değişmeyen ise, mücadelenin amacıdır. Dün savaşla kazanılabilecek haklar bugün siyasi mücadeleyle kazanılabilecek ve bütün muhalefet güçlerini kucaklayacak bir duruma gelmişse, bunu görerek yöntem değişikliğine gitmemek halkın karşısında da zorlanmayı getirir. Kısacası Özgürlük Hareketini eleştirirken, yaşanılan süreci ve gelinen noktayı bir bütünlük içinde ele almak gerekir.
 İkinci eleştiri ise, Öcalan’ın sömürgeci Türkiye’yi büyütmek istediğine ilişkindir. Öcalan’ın savunmalarını okuyanlar sömürgeci Türkiye’yi değil, demokratik bir Türkiye’yi büyütme derdi olduğunu / art niyetsiz olanlar rahatlıkla anlayabilirler. Yani demokratikleştirerek; demokratik hak ve özgürlüklerin yerleşmesiyle büyüyecek olan bir Türkiye’den bahsetmektedir. Bu ise, esasta zihniyet devrimiyle ilgili bir durumdur ve Demokratik Cumhuriyet anlayışına dayanmaktadır. Nihai hedef ise sosyalizmdir. Öcalan bunu, “sosyalizmden kuşku duymak insanlıktan kuşku duymaktır” belirlemesiyle özellikle vurgulamaktadır.
Süreç taşıdığı tüm risklere rağmen, bu riskleri ortadan kaldırma görevine yüklenme sorumluluğuyla devam ediyor. Gelişmelere bakarak belirtmek gerekir ki, AKP hala çözümü değil de oyalamayı esas alıyor. Ancak demokrasi güçlerinin bu süreci desteklemesi ve mücadele biriğini oluşturmasıyla, serhildanlarla ve diğer demokratik baskı araçlarının etkin kullanımıyla, AKP belli bir uzlaşma ve demokratikleşme çizgisine çekilebilir. Çünkü sömürgeci zihniyet nedeniyle ve onun emperyalizm ve onun işbirlikçisi olan oligarşi, Kürtlerle olan ilişkisini köle-efendi ilişkisine dayandırmaktan hala vazgeçmiş değildir. Onlar için AKP sadece dönemin ihtiyacı doğrultusunda kullanılması gereken bir maşadır. Tıpkı öncekiler gibi. Bu nedenle süreç çok risklidir ve ezilenlerin mücadele birliğini sağlamak hayati derecede önemlidir.
Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilerin tarihleri iç içedir. Kürt devrimcileri Türkiye devriminin sorunlarını da kendi sorunları olarak bilince çıkartmış ve pratik gereklerini yapmıştır, yapmaktadır. Öyleyse Türkiyeli devrimciler de kendi cephelerinden bu görevi pratikleştirmelidir. Elbette ki TC en azını vermek için direnecektir. Propaganda yapacak, doğruları çarpıtacak ve kendine uygun zamanlarda ve yerlerde zor kullanacaktır. Yani bu süreç çatışmalı ve çekişmeli bir süreç olarak ilerleyecek ve söylenecek o kadar da söz olacaktır.

Aşamalı sürecin özellikleri

Barış, insanları hemen etkisine alan sihirli bir kelimedir. Ama, barış yapmakta ustalık ister. Örneğin Churchill, başarılı bir barışı, toplumların onlarca, yüzlerce yıllık geleceklerini güvence altına almasıyla ölçüyor. Ve “iyi bir barış”ı, içinde yeni bir savaşın tohumlarını taşımayan barış olarak tanımlıyor. Yaşanmakta olan “barış süreci”ni esas olarak, gerçek barışın sağlanabileceği aşamaya geçişi sağlayacak olan, uzun süreli mücadele süreci olarak tanımlamak daha doğrudur. Kapitalizmin hakimiyeti altında gerçek bir barış değil, ancak silahsız mücadele üzerinde anlaşmanın koşulları ve belirli bir refah düzeyi sağlanabilir. Bu da iyi gizlenmiş bir adaletsizlik, sömürü ve baskı demektir. Bu itibarladır ki, yeni sömürge olan ve aynı zamanda Kürdistan’ın kuzeyini sömürgeleştirmiş olan T.C. ile başta Kürtler olmak üzere ezilenler arasında sağlanacak gerçek bir barıştan bahsetmek mümkün değildir. Ama bu gerçeklik, egemenlerle halklar lehine kalıcı anlaşmalar yapılamayacağı anlamına da gelmez. Olaya bu açıdan baktığımızda son süreci, genelde ezilenler ve özelde de Kürtler lehine atılmış risklerle dolu olumlu bir adım olarak görebiliriz. Bu sürecin nasıl yaşanacağını güçlerin karşılıklı durumları, samimiyetleri ve niyetleri kadar, dış gelişmelerin seyri ve bunun karşısında alınacak tutumlar belirleyecektir.
Hiç bir halk ve devrimci öncüleri, başka topraklarda yaratılmış olan devrimci değerlere kayıtsız kalamaz. Özellikle Ortadoğu halklarındaki özgürleşme özlemiyle, devrimci-demokrasi mücadelesi sonucunda oluşturulmuş birikimlerin demokratik ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü toplum paradigmasıyla buluşturularak örgütlü bir güç haline getirilmesinin iki büyük etkide bulunması kaçınılmaz olacaktır: Bir yandan Türkiye’de devrimci sıçramalara yol açarak, radikal demokrasi sürecinin derinleşmesi ve oligarşinin çözülmesini müjdelerken; diğer yandan da, tüm Kürdistan ve Ortadoğu’da büyük dönüşümlerin öngünlerini yaratabilecektir. Rojava demokratik devrimi bunun önemli bir kanıtıdır. Türkiyeli devrimciler acaba Rojava’da inşa edilmekte olan devrime bizzat yerinde katılmayı, enternasyonalist dayanışmanın ve pratikte tecrübe edinmenin bir gereği saymazlar mı? AKP bu devrimi engellemeyi bir görev sayıyor da!

‘Hiç uzlaşma olmayacak mı?’

Bu mücadelenin lideri ve kadroları, gerillası, çalışanı ve halkının asla teslimiyet ve kölelik anlaşması yapmayacağını, özgürlük için verdikleri mücadeleye bakarak görmek mümkündür. Kürtlerin aleyhine sonuçlanabileceğine ilişkin kaygı ve kuşkular taşınabilir-taşınmalıdır da. Ama bunlar, Demokratik Kurtuluş Hamlesi’ni desteklememenin gerekçeleri olamazlar. Kaldı ki bu dostluğa da yakışmaz, kardeşliğe de. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ezeli ve ebedi gerçek müttefikleri sosyalistlerdir. Onlar bu süreçte Kürt halkı ve öncüleriyle omuz omuza siper yoldaşlığını yaparken, olumlu yanları geliştirmenin katalizörü, olumsuz yanları ortadan kaldırmanın veya en aza indirmenin manivelası olarak, sosyalist mücadelenin de yolunu açan militanlığını yapmalıdırlar. Bu aynı zamanda, halkların kardeşliğinin sosyalist mücadele yolunda pratikleşmesi de demektir. “Özgürlük Hareketi düşmanla uzlaşıyor” diyenlere de Lenin cevap versin: ‘Hiç Uzlaşma Olmayacak mı?’ başlıklı makalesinde şöyle der:
“Kendinden daha güçlü olan bir düşman, ancak en son dereceye varan bir kuvvet gerilimi pahasına ve düşmanlar arasındaki en küçük “yarığı”, ayrı ayrı ülkeler burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin çeşitli grupları ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiği kendi tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen ve uyanıklıkla, en ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı takdirde, yenilgiye uğratılabilir. Bu gerçeği kim anlamadıysa, ne Marksizmin, ne de genel olarak çağdaş bilimsel sosyalizmin zerresini anlamamıştır.” Bu sözleri bilip de Kürt Özgürlük Hareketi ile müttefik olmayanlara Lenin’nin ne isim taktığını o palavracı korkaklar da iyi bilir.

Aleviler bu sürecin neresinde?

Hiç kuşkusuz ki tam ortasında olmalıdır. Çünkü bu süreç Alevilerin de özgürleşme sürecidir. Gerek işbirlikçi düşkünlerin gerekse diğer egemen anlayış sahiplerinin karşı propagandalarından etkilenmemelidirler. Onlar Öcalan’ın Newroz mesajını çarpıtarak Alevileri dışladığından dem vurarak, Alevilerin Özgürlük Hareketi ve devrimci güçlerle buluşmasının önüne geçmek istemektedirler. Öcalan’ın “bin yıllık İslam kardeşliği”nden söz etmesini bile çarpıtarak yansıtmakta ve bununla Öcalan’ın Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarındaki katliamlarını görmezden geldiği yalanını yaymaktadırlar. Oysa Alevi katliamlarını en fazla dile getiren, Alevileri zalimlere karşı örgütlü mücadeleye çağıran ve bunun kurumlaşmasını yaratan bizzat Öcalan’ın kendisidir. Özgürlük Hareketi’nin kurucuları arasında Alevi gençlerin olması ve kadrolarının önemli bir kısmının Alevilerden oluşması ve hala binlerce Alevi gerillanın saflarda olması bile bu yalanları yerle bir etmeye yetmektedir.
Evet Müslüman halkların dini temelde bin yıllık bir kardeşliği sökonusudur. Ama İslamın Muaviye ile devletleşme ve dolayısıyla siyasallaşma dönemine girilmesiyle Müslüman halkın saf İslam inancından uzaklaştırılması, İslamın devletin hizmetine sokulması ve çarpıtılması ve bu temel de ilerleyen süreçte de defalarca Alevi katliamlarının yaşanması, asla bin yıllık İslam kardeşliğinden kaynaklı değildir. Bu tamamiyle halkların birbirlerine düşmanlaştırılmasının bir sonucudur. Bütün bunları A.Öcalan’ın tarih çözümlemelerinde fazlasıyla bulmak mümkündür. İslamın bir inanç olarak Müslümanları bin yıllık kardeşlik temelinde bir arada tutmasını belirtmek ayrıdır-ki Öcalan buna vurgu yapmıştır, bu dini kılıç yoluyla benimsetmek ve yayılmak amacıyla kullanmak ayrıdır-ki Öcalan buna kesinlikle karşıdır. Newroz mesajındaki bin yıllık kardeşliğe bir örnek de Türklerin Anadolu’ya geldiklerinde Kürtlerin yardımını görmesidir. O zaman Bizansla yapılan savaşta Kürtler Türklere yardım etmiştir. Türkler bu temelde savaşı kazanmış ve Anadolu’nun kapıları onlara açılmıştır.

Öcalan’ın çağrısını doğru anlamak

Türkler İslamiyetle 712 yılından itibaren tanıştıklarında Şamandırlar ve henüz aşiretler, kabileler ve konfederal birlikler şeklinde yaşıyorlardı. Uygur Türkleri 762’de Manişeizmi resmi din olarak kabul ederken, 800 yılında Kırım Hanlığı’nı kuran Hazar Türkleri ise Yahudiliği benimsemişlerdi. Genel olarak Kürtler Halife Ömer, Türkler ise Emeviler zamanında İslamiyeti kabul etmiştir. Ortadoğu coğrafyasında hep yolları kesişmiştir. Elbetteki Osmanlı yükselişe geçerken nasıl ki Kürtlerin desteğine muhtaç olmuşsa, çöküşten de Kürtlerin desteğiyle kurtulmaya çalışmıştır. Onları bu yıllardan sonra birbirlerine yakınlaştıran ortak inanç İslamiyet olmuştur. Her iki ulusun da halk tabakaları devlet dışı kalmış komünal değerlerine bağlı yaşamaya özen gösterirlerken, yönetici tabakaları ise bu değerlerden uzaklaşmayı ve devletleşmeyi ya da devletle işbirliği içinde olmayı seçmişlerdir.
Öcalan’ın çağrısı esas olarak bu inancın demokratik komünal değerlerinde ifadesini bulan devlet dışı kültürüne bağlı olan Müslümanlarınadır. Devleti de buna saygıya ve bu temelde demokratikleşme için barışı birlikte inşa etmeye çağrıdır söz konusu olan. İşte tarih bilincinden yoksun olanların bu tarihi gerçeği çarpıtması ve Alevileri A.Öcalan’a karşı kışkırtması da bin yıllık bölücülük oyununun bir parçası olmaktadır. Öcalan bu tarihi gerçekliği güncelleştirerek, şimdi de Barış ve Demokratik Cumhuriyet için ittifaka vurgu yapmıştır.
Dün (10.yy), ekonomik ve kültürel olarak daha önde olmalarına karşın, askeri yönden güçlü olan Türk egemenlerine  bağımlılık ve egemen kültüre ve dine benzeme temelinde işbirlikçileşen Kürt üst tabakaları olan feodal mirler, şeyhler ve ulemalarla kurulan ilişkilerle, Kürt alt tabakaları ortak din esasına dayanarak savaşlara birlikte girmişlerdir. Ama bugün, tarikatçılığın yarattığı işbirlikçilik de büyük oranda aşılmış, ölü ve köle Kürt diriltilerek Özgürlük Mücadelesine sokulmuştur. Dün Kürtlerin Türklerle birlikte başka ülkelere karşı savaşa girmesi söz konusuyken, bugün yapılmak istenen devam etmekte olan din ortaklığını barış için, Demokratik Türkiye için ortak yaşamı kurmak amaçlı harekete geçirme isteği söz konusudur. Öcalan’ın çağrısı bunadır. Madem ki dinde ortaklık var, bu ortaklık, diğer inanç ve azınlıkların haklarının da gözetilmesi, söz, yetki ve karar süreçlerine katılmaları koşuluyla barış için değerlendirilmelidir. Öcalan’ın Newroz mesajı buna vurgu yapmaktadır. Alevilerin bu kirli tezgahlara düşürülmek istenmesi, Alevilerin dünden bin kat daha uyanık olmalarını zorunlu kılmaktadır.
A.Öcalan İmralı savunmalarında da sık sık Alevi ve Êzîdî katliamlarını eleştirmiş ve bunların komünal demokratik değerlerine vurgu yapmıştır. “Aleviler özgürlüğe ve demokrasiye en yakın topluluktur” ve “Ben Sünni gelenektenim ama kendimi Aleviliğe daha yakın hissediyorum” demiştir. Aynı şekilde Öcalan, işbirlikçileşmiş Alevileri de mahküm etmekte ve özüne ihanet içerisinde olduğuna vurgu yapmaktadır. Kaldı ki, Özgürlük Hareketi’ni samimi ve tarafsız bir gözle izleyen herkes, onun tüm ezilenlerin ve dışlanmış, horlanmış ve yok sayılmış inançların ve toplulukların hareketi olduğunu da teslim edecektir. Hala saflarında değişik halklardan ve inançlardan insanların ve şehadetlerin varlığı da bunun bir başka kanıtıdır.

PKK inançların umudu olmuştur

Özgürlük Hareketi, İslam adına başka inançlara karşı yapılan katliamları, iftiraları ve haksızlıkları her zaman eleştirmiş ve mahkum etmiştir. Onun bu özelliği nedeniyledir ki, egemen sınıflar korkuya kapılmış ve 12 Eylül Askeri açık faşizm döneminde helikopterlerle Alevi yerleşim yerlerine attığı bildirilerde PKK’nin “Sünni ve Şafii bir terör örgütü” olduğu propagandasını yapmışlardır. Aynı şekilde Sünni yerleşim yerlerine de “PKK’nin Kızılbaş bir terör örgütü” olduğu propagandasına başvurulmuştur. Amaç, farklı inançlara ama ortak yanlara sahip bu iki mazlum halkın özgürlük çizgisinde birleşmesini engellemekti. Ama bütün bu çabalara rağmen PKK bunları boşa çıkartarak Alevi, Sünni, Êzîdî ve Hıristiyan halklardan insanlarında umut bağladığı hareket konumuna ulaşmıştır. PKK, Alevileri demokratikleşmenin temel gücü olarak görürken, HPG ise resmi ağızdan Alevilerin de bir savunma gücü olduğunu ilan etmiştir. Bugün belki pek farkında olunmayabilir, ama yarın zor günler gelip çattığında bunlar daha iyi anlaşılacaktır. Önemli olan geç kalınmadan anlaşılmasıdır.
Aleviler, yeni mücadele döneminde hiç bir kuşkuya kapılmadan kendi özgürleşmesini de kapsayan genel özgürlük mücadelesine katılım göstermeli, kendi özgün ve özerk yapısını koruyarak ama gücünü de demokrasi güçleriyle mücadelede ortaklaştırarak, demokratikleşme hamlesine kendi rengini katmalıdır. Tıpkı kadınlar kadar Alevilerin de olmadığı hiç bir mücadelenin özgürleştirici olamayacağının bilinciyle, binlerce yıllık tarihinden gelen komünal demokratik değerlerini genel demokratikleşme mücadelesine katarak zenginleştirmeli, güzelleştirmeli ve güçlendirmelidir. Bu mücadelenin aktif bir bileşeni ve öncülerinden olması kadar, zalimin zulmüne boyun eğmemiş olan direnişçi geleneğini, tüm iftira, yalan ve çarpıtmaları çiğneyerek bugün de sürdürmelidir.
Bu vesileyle son sözü, Kürt Özgürlük Hareketi’ne bırakalım: “…Bilinmelidir ki, bu mücadeleyi sonlandırma değil, yeni bir mücadeleye başlamanın startıdır, değişen şart ve koşullara göre kendini planlama, örgütleme ve mücadeleyi yükselterek, dirilişi sağlayan halkımızın kurtuluşa ulaşma aşaması ve stratejisidir… Bu yeni mücadele sürecinin en önemli özelliği, kapitalist modernite ve onun her türlü yapılarına karşı kesintisiz bir özgürlük mücadelesi yürütmek, demokrasi savaşımını süreklileştirmek ve halklarımızın baharını yaratmaktır. Bugün bunun için hiçbir dönemde olmadığı kadar imkan ve olanak vardır.
Devrim ve demokrasi güçlerinin, tüm örgütlü yapıların, halklarımız için söz söyleme iddiasında olanların, yüreği özgürlük, eşitlik, demokrasi ve sosyalizm için atan tüm kesimlerin en temel sorumluluğu, halklarımızın bu özgürlük ve eşitlik beklentilerine doğru cevap olmaktır. Bunun için kendini donanımlı kılmak, dar, doğmatik yaklaşımlardan kurtularak, doğru bir paradigmaya ulaşmak en temel gereklilik olmaktadır… Bu temelde Kürdistan ve Anadolu halklarının başta kadınlar ve gençler olmak üzere toplumun tüm kesimlerini devrim, demokrasi ve özgürlük mücadelesini yükseltmeye; Demokratik Kurtuluş ve özgür yaşamın inşaası için kesintisiz serhildanlar geliştirmeye çağırıyoruz. Zalimler ve zorbalar kaybedecek, halklarımız kazanacak, özgürlük kazanacak.”
Bahaneler ileri sürerek, özgürleşme mücadelesine mesafeli duran “sosyalist devrimciler”e duyurulur.

HÜSNÜ ÇAVUŞ

Yazarın diğer yazıları

    None Found