İnkar ve paradoks

5 Haziran’da Diyarbekir’de bombalar patladı. 

Planlanan "büyük patlama" ve kaosa müsade etmeyenler, yüzbinler ve onlara öncülük edenler oldu.

İyiki biri ve birileri bu devleti tanıyor dedim.

Seçimden sonra da ortaya çıkan tablo şu: Kürdistan’dan kovulmasına rağmen, devleti temsil edenler, Kolonyal sistemi devam ettirmek için, her türlü çılgınlığı yapmaya hazırdırlar.

Erdoğan ne kadar sessizliğe boğulursa, bu, "çılgınlığın" belirtisi olacaktır.

Kürdistan’da kolonyalizme "veto" sonucu devletin yüksek organını sarstı ve Erdoğan "histerik nöbet" geçirdi.

Değişmeyen, sömürge Kürdistan ve işgalci devlet arasındaki mutlak ayrılığa değin devam edecek "savaş"tır.

"Türkiye Partisi" olma tartışmalarını, biçimsel buldum.

Öne çıkan tablo, daha derin bir projeye işaret ediyor:

Devlet, HDP’nin özellikle de Kürdistan’daki başarısından sonra, İstanbul’da değil, Amed’de kan döktü.

Ayın 6’sından sonra, sistematik olarak, Kürdistan kentlerinde, o adresi belli o "gizli güç" bir katl mekanizmasını yeniden harekete geçirdi; sistematik olarak insan yaşamına katledildi, tutuklamalar başlatıldı ve bombalar patladı.

Devlet, Kürdistan’da korku ve panik yüklü caydırıcı şiddeti harekete geçirmış bulunuyor.

Bu, Türkiye metropollerinde özgürlük var anlamına gelmiyor.

Ancak Kürdistan’da, "mutlak inkar" politikası uygulanıyor.

Ancak, Kürdistan’daki halk milyonları ifade eden "politik bir toplum" olarak, inkarı kabullenmeyecek tarihi bir tünele girdi.

Yadsınan Kürdistan’lılar, kendilerini yadsıyan devleti yadsıyorlar; bu süreci durdurmak mümkün değil.

Ancak Erdoğan ve kolonyal faşizm, son raund da Kürdistan’ı yeniden bir savaş alanına dönüştürmek üzere harekete geçtiler.

Kürdistan Hareketi’nin bu gelişmelere hazır olduğu ortaya çıkıyor.

O hareket, Türkiye kolonyalizminin, Kürdistan halkı "işgale hayır!" dediği andan itibaren, savaş opsiyonunu devreye geçireceğini bilecek "30 yıllık" bir çatışma sürecinden geçti.

Son bir yıllık süreçte, Erdoğan sistemini şoke eden iki gelişme oldu:

Temel gelişme, Kürdistan’daki halkın, bir zamanlar, ülkelerinin başkaları tarafından işgal edildiğini ve varlıklarına "son" verilmek istendiğini hatırlamalarıdır.

Ayın 5’indeki patlama, Türk Devleti’nin Kürdistan Halkı’na: "Size, bizsiz yaşam haram!" dediğinin altını çizdi.

Biri, devlete rağmen, Diyarbekir’den İstanbul’a köprü kurulmasıydı. Ve bu Türk Devleti’nin 90 yılı aşkın politikasını sarsan bir gelişme olarak tarihe geçecek özellikler taşıyor.

Öncesinda, Hakkari’dekiler hep Ankara’yı dinliyorlardı.

Şimdilerde İstanbul’dakiler Hakkari ve Diyarbekir’i de dinliyorlar.

Bu beklenmedik gelişme, Kürdistan’daki savaşın "insani tahammül" sınırını aştığının göstergelerinden biri.

Ortaya çıkan son tablo:

Erdoğan’lı devlet, bir zamanlar dağa kaldırdığı, zor ve tacizle kendisiyle evlenmeye zorladığı kadının kendisinden boşanmak istediğini bildiği andan itibaren, kiralık katillerle onu katletmek için harekete geçen, çıldırmış, histerik nöbetler geçiren bir erkeği andırıyor.

İnkar ve paradoksa rağmen, iki seçenek var:

Biri, Kürdistan’ın Türkiye’den tamamen kopması.

İkincisi, Kürdistan ve Türkiye halklarının, kapitalizm ve sömürgeciliğe rağmen, temel toplumsal güçlere kolonileştirilenler, kadınlar, emekçiler, gençler, devler mağduru yığınlar vb.) dayanan ortak bir yaşam direnişiyle, sömürgeciliğin sınırlarını dinamitleyecek örnek bir projeyi hayata geçirmeleri.

Zor ancak imkansız olmadığını gösteren resim kareleri son "on gün"de saklı. "Dünya‘yı sarsan on gün" gibi.

Yazarın diğer yazıları