‘İran sevgi dolu insanlardan oluşur’

İranlı yönetmen Asghar Ferhadi, bir filmi için daha ödül alırken söyledi bu sözü. Nuri Bilge Ceylan ilk ödülünde “yalnız ve güzel ülkem” demişti Türkiye için, Türkiye’nin bugünkü fotoğrafı “yalnızlık ve güzellik” çerçevesine sığıyor mu tek başına, yoruma açık. Coğrafi olarak halen çekici olabilen yerleri var elbet; doğası, suyu, ormanı, evleri ile. Ama içinde köhnemiş yaşanmışlıklar bize sadece doğayı güzelleme hakkı veriyor, fazlasını değil. O yaşanmışlıklardaki derin sessizlik, yapılan kötülüğe tanıklığın iç burkan suskunluğu; bir nehrin akışını, bir karın yağışını, bir ormanın uğultusunu tattırmıyor artık. Fazlası, daha fazlası lazım insan olabilene…

Ashgar Ferhadi, filmleriyle İran’a büyük bakmamızı sağlayan bir yönetmen. Toplumsal hayatın asayiş tarafından sıkı sıkıya denetlendiği, muhalif olana tahammülün darağacında boy gösterdiği bir ülke İran. “Sevgi dolu” insanların derin yalnızlığının hüküm sürdüğü bir ülke. Tacizin, tecavüzün, her türlü istismarın kalın kabuklu sessizliklere gömüldüğü ülke. Onca büyük sevginin mimarı kibirli acılar, ağrılardır elbette. Ferhadi bir yanlışı düzeltmek ister gibi sakince “ülkemin halkı tüm halklara tüm medeniyetlere bütün insanlara saygı duyar ve düşmanlığa tamamen karşıdır” dedi. Bir yanlışı düzeltmek ister gibi, evet. 

Oysa İran’ı içinde sevgi taşıran insanlarıyla herkes bilmek ister. Ama Ferhadi filmlerinde İran’ın neresine bakıyor peki?

İşte son filmi Satıcı…

Emad ve karısı Rana, evlerinin aniden yıkılma tehlikesi ile arkadaşlarının evine taşınırlar. Yeni taşındıkları evde daha önceden kimin yaşadığını bilmezler ama komşuları pek de “iyi huylu” biri olduğuna hükmetmez eski kiracının. “Geleni gideni” çok olan biridir. Çocuğuyla beraber yaşar ama “kötü” kadındır. 

Rana taşındığı hafta kendi evinde saldırıya uğrar. Tecavüz edilir. Ancak filmde bu olayın bir dili, ifadesi yok. Emad’ın bakışlarındaki İran bize bunu anlatıyor. Sonra o İran’ın peşine takılıp, hafiye edasıyla suçluyu bulmaya çalışıyoruz, herkesten şüphelenerek. Ortada bir ahlak meselesi var. Kadın o kapıyı saldırgana nasıl açtı, önceden tanıyor muydu? Emad da dahil, saldırıyı öğrenen hemen herkesin ilk tepkisi bu. Kadın kocasından başkasına kapıyı neden açtı? Mağduriyetleri alınlarında leke olmasın diye polise gidilmiyor. Susuyor herkes, susuyoruz hep beraber. İran’ın sevgi dolu insanlarını düşünüyoruz o sırada. Anadolu’nun binbir çiçekli ovalarını, başı karlı dağlarını ve akşamın inmesiyle bir kurda dönüşen herşeyi bilme suskunluğunu… Çocuklara gün geçtikçe fazlalaşan şiddeti, şiddetin bir kader olduğunu ve çocuğun hayattan bihaber yazgısının ç.k kafalı adamlar tarafından böbürlenerek çizildiğini…

Film boyunca İran’a dair haberlerden zihnimize kaydolan haller var: Sansür, yasak, kadının rolü vs. Emad hem öğretmendir hem de Rana ile beraber tiyatrocu. Arthur Miller’in “Satıcının Ölümü” adlı oyununu hazırlıyorlar sahnelemeye.  Günlük konuşmalar ve replikler birbirine dolanmış. Oyun hayatları, hayat oyunları olmuş, sahnedeler… Evlilik, iş, kıskançlık, intikam, toplumsal baskı, o baskının getirdiği kıyamet sessizlik ve yasalar ve o yasaların karşısındaki ahlaki çaresizlik… Filmin finali hepimizin finali. Onca yasağa ve sansüre rağmen Ferhadi filmi bu kadar evrenselleştirebildi. Çünkü İran’a dönmek var bir de, orada yaşamak ve beslenmek ve filme, senaryolarına uygun haller bulmak…

İran’ın içi sevgi dolu insanlarının o sevgiyi büyütme çabaları var. Kimseye dokunmadan, çizilmiş çerçevenin dışına taşmadan bir hayatın içinde başlayıp, bitmek var. Ölüm budur işte. Tıpkı filmin finalinde olduğu gibi. Ne mi olur, elbette “satıcı ölür”. Yumuşak ölür, ceset soğur hemencecik. Bir bıçakla, silahla değil, Oscar Wilde’ın dediği gibi, “kiminin ters bakışından gelen ölüm”, bir söze de iknadır artık. 

Kelimelerimizi doğru zamanlar için dinlendirelim, yormayalım fazla. Vakti geldiğinde çok iş düşecek onlara…

Yazarın diğer yazıları