İsrail’in Gazze, Türklerin Kürdistan ambargosu

Recep Erdoğan, Amerikan Başkanının kulağına, “sen, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yeniden düzenleme projesinin ikinci başkanısın” fısıldamasını essah sanmış, müjdeyi partisinin parlamento grubu toplantısında, halkına, müjdelemişti.

 Sonra, meydanlarda mahçup bir gururlanmayla, “bundan böyle Ortadoğu bizden sorulur” diye övünmüş, kurduğu hayalleri gerçek sanan “iyi sıhatte olsunlardan” Ahmet Davutoğlu da, oturup projenin “stratejik derinliğini” kitaplaştırarak, postundan Osmanlı imparatorluğunun dirilişini çıkarmıştı. Recep Erdoğan, bu stratejik derinliğin dibinde yeni Sultan adayıydı. Osmanlı hanedanlığının yeni sülbü…

Vaziyet şenlikli, İstanbul boğazındaki yan çıkıntı Haliç’te hurda gemilerin güvertesini, miting meydanı yerine koyup, nutuk atma provaları yapa yapa gelen (Mehmet Metiner, yükselişini böyle yazmıştı) Recep Erdoğan, kargaşada ölümün efendisiydi. Çünkü, o kendini “vaadedilmiş yeni düzenin Sultanı“ olarak görüyordu. Bu yüzden heyecanlıydı.

Kuzey Afrika’yı saran kan göllerinin tepesine konmuş baykuş misaliydi. Ölüme kasideler düzüyordu. Kalabalıklara “İslam adaletinin kalıbından çıkıp yayılmaya başladığını” müjdeliyor, emir kulu medyası da, “yola çıkan adalete”“Osmanlı düzeni” adını veriyordu.

Düşen insanın göğsüne çöküp gırtlağını kesen, ölü soyan, yalnız düşmüş kadın ve çocuk çalan, talanı yaşama biçimi yapan Osmanlı, ey vah ki “adaleti”yle, yeniden zuhur ediyordu. Ahmet Davutoğlu, Libya’da Osmanlı düzenini kurmak için can alan, hırsızlık, talan yapan, şehirler yakan katillere bavullarla dolar taşıyordu. 

Recep Erdoğan, ölüler yerde, yangınların dumanı havadayken Kuzey Afrika’ya koşuyor zafer mitingleri düzenliyor, bu arada Zebanilere yeni hedef olarak Suriye’yi işaret ediyordu.

Bu ne haydutluk, nasıl dünya böyle ki, katillerin efendisi, Suriye çöllerinde kan banyosundaydı.

Oysa Ortadoğu, doğanın en zeki iki avcısı tilkilerle, yılanların boy ölçüşme alanıydı. Erdoğan ise silik hafızası, gelişmemiş zekası, kökü, dalı olmayan kültür birikimiyle yılanlar ve tilkiler dünyanının yabanisiydi. Bu dünyanın şehir ve çölleri, daha dün darağacı ormanıydı. Ölüler ormanının cellatlar ise Osmanlıydı. Araplar, cellada lanet okuyarak ayaklanmış, babalarının intikam kini üstünde düzen kurmuşlardı.

Ve bu düzenler sahipsiz, taşlar bağlı, buna karşılık köpekler de serbest değildi.

Ortalık ise Erdoğan gibi çapsızların kullanılıp atıldığı çöplüktü. Çöplüğün efendileri bin bir oyun içinde ve kim kimin cebinden ne çalıyor belli değildi.

Nitekim, o kendini Sultan sana dursun, Suudiler, yüzüne gülüp eline de üç-beş dolar kredi verirken, arkadaki elleri Mısır ve İsraille işbirliğindeydi. Mısır’da, Erdoğan’ın kafadarı Mursi devriliyor, İsraille ilişkiler yeni ilmiklerle sağlamlaştırılıyordu.

Oysa Recep Erdoğan, o sırada, kendince yufka yüreklilikle Arapları avlama, kendine çekme oyunundaydı. Filistinliler, oyunun baş figüranlarıydı. 

Televizyonların anında yayın için zomlanmış kameralarının mevzilendiği salonda, Eminesinin gözleri içine bakarak, “Gaze toprakları, Siyonist İsrail’in ambargosu altındayken, Filistinli çocuklar doyasıya çilek de yiyemiyor” diye hıçkırıyordu. Kemera sonra, onun derdini dert edinmiş Eminesine kayıyor, karı-koca bir an, ses uyumu içinde karşılıklı höngürdüyor, seyredurmuş Türk halkı da hep birlikte ağlıyordu.

Ve Erdoğan, ertesi gün miting alanında, çilek yiyemeyen Filistinli çocuklar adına İsraili kahrediyor, masumların evini yıktığı için de savaş naraları atıyordu. Ancak Arapların kurtarcılığı rolü için bu yetmeyor, Mısırlı kafadarı Mursi için intikam yemini ardından geliyordu.

Ancak hiç bir şey göründüğü gibi değildi. 125 milyar dolarla TC’yi devir-teslim alıp borcu, 400 milyar dolara çıkarmış, ama hayalleri sönmüş adam olarak içeride yaptırdığı sarayın Sultanı olmakla yetinmiş Erdoğan için, hayatı yalan ve palavra ile sürdürmek zor değil, imkansızdı.

Ve sonunda palavra iflas ediyordu. Çok değil, kısa bir süre sonra, İsrail için bütün söylediklerini, Kürdistan’ın kişiliğinde yalayarak yerden topluyor, yutuyordu.

Çünkü, Kuzey Afrika’dan kovulmuştu. Suriye ve Irak’a seyirci bile değildi. İçeride melanetler karıştırmak, fesatlıklar çıkarmak için, hırsızlık, cinayet çetelerine sığınmak zorunda kalmıştı.

Kürdistan, dozerle bazı evleri yıkılan, çocukları çilek yiyemeyen Gaze’den bin beterdi. Dünyanın reziline bakın siz!..

Kürtler, ambargo altında nefes alıp veriyordu. Kentlerin hali, bir zamanlar seyredip ağladığı Gaze’yi milyonlarca kere aratıyordu. Kürt çocukları açtı. Çilek değil ekmek için ağlıyorlardı. Ekmeklerine el konulmuş, satın almak için de dışarıya çıkmaları namlunun ucuyla yasaklanmıştı.

Filistinliler zulüm altında diye yalandan insaniyet diye palavra atan zalimin yaptığına bakın Kürt şehirleri yerlerinde yok. Köylerde hayvanlar bile ahırlar, gomlarda hapis, çayıra, meraya salınmaları, yaylalara götürülmeleri yasak…

Sultan olayım derken, Kürtlere karşı ittifak için, henüz kimsenin bilmediği sunumlar karşılığında Ruslara, İsrail’e sığındı. Suriye, Irak, Mısır’ın elini, ayağını öpmek için yalanıyor.

İsrail’e, Konya’da eğitim için uçak uçurtma hakkı yeniden sağlandı. Neyin karşılığında acaba?

Yazarın diğer yazıları