Yüreğini yitirmiş zamana karşı

“Ben yüreğini yitirmiş bu zamandan korkuyorum” demişti Furuğ. İbresi suskuyu biriktiren şu ateşten zamanlarda daha yakıcı, daha yıkıcı bu cümle. Külliyatında biriktirdiğin umudun anlamını bulanıklaştırmaya meyleden bir yıkıcılıkta. Bir kırlangıç çığlığı gibi boğazında düğüm düğüm olan nefesin dayanılmaz ağrısına rağmen tutunduğun yaşamın anlamlarına kast etmekte. Ürkek bir uçuş ile düşlerine yol alanların bütün dayanaklarını elinden alacak kadar donanımlı bir ikna olmuşlukta.

Onun için herkesin bildiğini, gördüğünü, duyduğunu ama üç maymunları oynadığını tekrar tekrar anlatmanın anlamı yok. Peki ne yapacağız, nasıl yapacağız? Kendi sözcüklerimizi nasıl kuşanacak, nasıl direnecek, özgürlüğe dayalı sosyolojimizi nasıl yaratacağız? Bu yüreğimizin tellerini titreten, bizi yalnızlığa sürüklemek için elinden gelen herşeyi yapan ve bize ıssızlığı, karanlığı ve ölümü reva gören gerçekle nasıl baş edeceğiz? Aydınlığı doğuran gecenin gecelerimizin, Leyli’nin özgürlüğüne kavuşması için ne yapacağız? Ne yapıyoruz?

Yüreğe yazgılı bilgilerimize bakmakla başlayalım Umut, düş, inanç, güven, sevgi, aşk, özlem, hayal ve daha nicesi gibi. Her birisinin ufak bir kıvılcımı ile yepyeni ufuklara nasıl büyük bir cesaretle yol aldığımız herkesin kırk yıldır aşina olduğu bir sahicilikte. Lakin ufak bir kıvılcımla büyük bir cesareti kuşanan bizin yüreğe yazgılı sözcükleri işgal altında işte. Henüz onlara yaşam alanı yaratamadığımız için işgal altında. Ve bu yaşam alanını yaratmak için herşeyimizi ortaya koyduğumuz halde yalnız kaldığımız için işgal altında. Bunun bir nedeni duygular alanına dönük tüm sözcüklerin anlamını karmaşıklaştırarak onları güdü ve gücün hizmetine sokan kapitalist modernitenin gücü, diğeri bu karmaşayı görmezden gelerek onları saf haliyle tanımlamaya çalışan demokratik modernite güçlerinin ütopik yaklaşımı.

“Karanlığa bir çığlık atan”, “Karanlığa bir ışık olan”ları anlamakta –ki “anlamak yapmaktır”- zorlanmamızın önemli bir nedeninin de bu, yani yüreğe yazgılı bizi biz eden varlık gerekçelerimizi tanımlayamamak olduğunu düşünüyorum. “Yaşamı uğrunda ölecek kadar çok sevenlerin” erdemini, direnişini, umudunu korumamıza engel olan, bizi eylemsiz bırakan bu ütopik bakış açısı aynı zamanda. Yaşamın yanına umudu süren çağımızın en güzel insanları yaşamın tehdit altında olduğu hakikatini haykırıyorlar. Bunun gereğini yapmamak, yapamamak en büyük handikapımız.

Bu nedenle tarihi an’da, toplumu bireyde çözümleyen Rêber Öcalan’ın öğretisine tutunanların çağın en naif direnişine imza attığı bu zaman diliminde yüreğe yazgılı bilgilerimizi hakikatin ışığında tanımlamamız, korumamız ve güçlendirmemiz hayati önemde. Kavram, kuram ve kurumlarını oluşturarak nefessiz bırakılan yaşamımızı kendimize ait kılmak da öyle. Bilgiyi güce ve güdüye dayalı bir iktidar aracı olarak kullananlara karşı yaşam bilgeliğini kuşanmak, örgütlenmek, iradeleşmek, mücadele ederek güzelleşmek ve bunun sosyolojisini yaratmak herşeyden daha önemli çünkü.

“Kendi varlığının sesi olmak” için çırpınan kadınlar bunu başarabilir. Çünkü onlar bu dünyanın yüreğidir aynı zamanda. Ve bu kadınlar birlikte iradeleşerek yüreği olmayan zamana meydan okudular. “Ben benim” dediler. Karanlığa karşı aydınlığı savundular. O aydınlığın ışığını çalarak gününü gün edenlerin acımasızlığında titreyen yüreklerine rağmen bunu yaptılar. Yapmaya devam ediyorlar. Çünkü yüreğe yazgılı sözcüklere kayıtlılar. İnanıyorlar, güveniyorlar, umut ediyorlar. Bu inancın, güvenin, sevginin ibresinin artık aşktan ve özgürlükten yana dönmesi gerektiğini biliyorlar. Evet çok zorlanıyorlar. Çok yalnızlar belki… Ama zamanın yüreği olmaya ant içmekten korkmuyorlar. Çünkü “Zaman faşist” diyen Atakan hevalin sezgisi, Leyla hevalin güneşe dokunan direnci, Nasır’ın gülen gözleri, cezaevlerinde yükselen özgürlük ezgisi, kapitalist moderniteye meydan okuyan Gülistanların umudu herşeye rağmen bunu başarabileceğimizin bilgisi ile dünyanın vicdansızlığına meydan okuyor.

Yazarın diğer yazıları