Yuvarlanan dünya

ABD ile Çin arasındaki “ticaret savaşı” bugün emperyalist hiyerarşi içindeki rekabetin ana eksenini oluşturuyor ve bu sürecin derinleşmesinin kaçınılmaz olduğu gözüküyor.

Bu hafta sonu itibariyle Trump 112 milyar dolarlık Çin ithal ürününe yüzde 15 vergi koydu. Bu, Amerikalıların bazı gıda, spor malzemesi, spor giyim ürünü, müzik enstrümanları ve mobilyayı almak için ellerini ceplerine biraz daha fazla daldıracakları anlamına geliyor. Genel planda ise Trump’tan önce Çin’e uygulanan gümrük tarifesi oranı sadece yüzde 3,1 iken bu oran şimdi ortalama yüzde 21,2.

Kasırgalara karşı nükleer silah kullanmayı düşünebilen Trump’ın (Gerçi bu “fikir”e kendisinin de pek aklı yatmamış olsa gerek ki yaklaşan Dorian Kasırgası’na karşı Florida’daki evi tahliye etmeyi seçtiğini duyduk.) salvosuna karşılık hafta başı Çin de 75 milyar dolar değerinde Amerikan ürününe yüzde 5 ila 10 gümrük vergisi koydu. Seçim süreci içindeki Trump’ın Çin’le ilişkilerde geri adım atması beklenmiyor bunun anlamı yıl sonuna kadar 550 milyar dolar değerindeki Çin’den ABD’ye ulaşan ürünlerin tamamının ek vergiye tabii tutulması. Çin’in de karşılık vereceği sürecin şimdiden bazı sarsıntılara yol açtığı görülüyor.

Amerikan basınına yansıyan haberlere baktığımızda Trump göreve geldiğinden bu yana Çin’den ABD’ye yapılan yatırımın yüzde 90 oranında düştüğü bunun nedeninin en temelde Trump ve politikalarına duyulan güvensizlik olduğu ifade ediliyor. Çin’in ABD’deki doğrudan sermaye ihracının 2016’da 46,5 milyar dolarken, 2018’de 5,4 milyar dolara düştüğü yazılıyor. En azından Çin’in teknoloji, enerji ve tarım sektörlerinden yararlanan çeşitli eyaletlerdeki kesimlerin Trump’ın bu politikalarından hoşnutsuz olduğu söylenebilir. ABD ile ticari ortak sıralamasında birincilikten üçüncülüğe düşen Çin’den Trump’ın tehditleri sonrası Amerikan sermayesinin kısmen çıkış yaptığı bir başka “ucuz emek cenneti” Vietnam’ın yeni adres olduğu dile getiriliyor. Peki Çin, ABD’den soya almazsa yeni adresi neresi olacak dersiniz, elbette orman yakmalarıyla meşhur Brezilya. Bolsonaro aylar öncesi Çin’le tarımsal ürünü satışlarını artıracak anlaşmalar yapmak için adeta yalvardı. Nitekim zemini de var. Mesela ABD menşeli Black Stone şirketinin de bu ülkeye yeni yol ve hava alanı yatırımlarıyla Amazonların tahribatını hızlandıran hikayede önemli bir rol oynadığı iddia ediliyor.

Trump’ın bir diğer cephesi İran’la olan gerilimde ise İran el artıran hamlelere girişti. İran Avrupa Birliği’nin hafta sonuna kadar yeni şartlar sunmaması halinde nükleer anlaşmadan çıkma yönünde “güçlü bir adım atacağını” açıkladı. İran yönetimi özetle “İran’ın petrolü satın alınabilmeli ve parası da İran’a dönecek şekilde erişilebilir olmalı” diyor. İranlı diplomatlar bu süreci ilerletmek adına hafta başı Paris ve Moskova’ya uçtular. İran’ın tehdidinin arkasında uranyum zenginleştirme kapasitesinin yüzde 20 oranında arttırılmasının yattığı düşünülüyor. Asıl beklentininse yaptırımlar karşısında bocalayan İran yönetiminin gerilimi tırmandırarak Trump’la masaya oturmak ve buradan kendi lehlerine pozitif sonuç almak olduğu var sayılabilir. Çünkü ABD siyasetindeki çekişmelere bakınca beklenmedik gelişmeler olmaz ve “Demokratları”ın adayı Joe Biden olursa Trump’ın ikinci kez seçilmesi (Umarım “ebedi başkan” olmanın bir yolunu bulamaz ve hala dünyada yaşam olur.) kaçınılmaz bir akıbete dönüşebilir. Bu durumda İran yönetiminin içerideki “radikaller”in tepkilerine rağmen Trump’la konuşmanın kendileri açısından en verimli olabilecek yolunu araması kadar doğal bir şey olmaz. Fakat bu politikanın başka şeylerin yanı sıra Trump’ın tercihlerinde İsrail’in güçlü etkisi nedeniyle karşılık bulması ihtimal dahilinde değil. Öte yandan mezardan geçerken ıslık çalma misali “İran’ın aslında askeri gücü zayıf” nakaratını tekrarlayan Körfez ülkelerinin tedirginliği ise doğrudan bir savaşın önündeki en önemli engel.

Sonuç? Sonuç fena. Savaşlar, yeni savaş tehditleri, neo-faşist yükseliş, açlık, göçler, kasırgalar, yangınlar, depremler… derken dünya, kendileri olmazsa hiç bir şeyin var olmayacağına inanan yeni Hitlerlerin liderliğinde freni tutmaksızın yuvarlanıyor. İşin en berbat tarafı bu liderler sanıyorum nerede duracaklarını kendileri de bilmiyorlar…

Yazarın diğer yazıları