Yüz yıldır bitmeyen kin ve intikam: Kürt anasını görmesin!

Lozan’dan bugüne Türkiye’nin Kürt politikası hiç değişmedi. Ara sıra esneme belirtileri görülse de kalın çizgi hiç değişmedi. En son Erdoğan’ın geldiği çizgi de budur:

“Kürt anasını görmesin“

Bu kemikleşmiş beyinle Erdoğan da aynı çizgide inat ediyor.

“Biz teröristlerle görüşmeyiz“ deyip Kürtleri muhatap almadı ama Amerika, Rusya ve başka aracılarla görüşmeyi içine sindirebiliyor. Kürtlerle doğrudan görüşerek anlaşmadı ama Amerika ve Rusya aracılığıyla anlaşıyor. Bunu da zafer diye yutturuyor.

İşin başında “Burada NATO’nun, ABD’nin ne işi var“ diyordu. “Suriye bizim dış işimiz değil, iç işimiz“ diyordu. Şimdi gerçekten Suriye iç işimiz oldu. Milyonlarca mülteci, sayısı belli olmayan DAİŞ çeteleri gelip yerleşti. Kendi eliyle ABD’yi de, Rusya’yı da getirip yerleştirdi. Artık Suriye onların da iç işi oldu.

İşin başında “Zalim Essed“i yıkacağım diyordu. Hatta geri çektiği Şam büyükelçisi Ankara’da kaldı, unutuldu gitti. Şimdi onunla da Rusya aracılığıyla ilişki kurup anlaşmaya çalışıyor.

Yani Türkiye’nin en önemli sorunlarının çözümü Amerika ve Rusya’nın aracılığıyla ve onlar izin verdiği kadar çözülebilir. Buna çözüm denirse elbette. Erdoğan onlardan habersiz adım atamaz.

Erdoğan’ın Efrîn işgalinden sonra, şimdi de ABD ve Rusya desteğiyle Rojava’yı kısmen işgal etmiş olması bir zafer midir? Günlük politikaya ve özellikle de iç politikaya dönük manipülasyonlara bakarsak evet denebilir. Ama Erdoğan ve iç gericilik ne derse desin bütün dünya bunu haksız bir işgal olarak görüyor. KKTC cumhurbaşkanı bile bu işgale karşı çıktı.

Türkiye siyasetinde Lozan anlaşması çok tartışıldı. “Lozan zafer mi, hezimet mi?“ diye kitap bile yazıldı. Şimdi de Soçi anlaşması için benzeri bir tartışma var. Bu tartışma da uzun süre sürer.

İşin özü ortada tek yanlı bir zafer ya da hezimet yok. Günün şartlarına göre yapılan anlaşmalar var. Tabii ki bunu bazıları zafer bazıları da bozgun olarak değerlendirecektir. Ama önemli olan bu anlaşmanın ana çizgileri ve bundan sonrasıdır.

Şu ortaya çıktı ki Erdoğan ve müritleri ne derse desin Kürtler ilk defa kendi temsilcileri ile muhatap alınıyor. Erdoğan’ın terörist dediği örgüt ve kişiler işgale karşı direnen halkın temsilcileri olarak en üst düzeyde muhatap alınıyor.

İşgale karşı halkın direnişi sürdükçe tüm halkların desteği de artıyor.

Amerika-Rusya-Türkiye arasındaki anlaşmalar ne olursa olsun bunlar mücadelenin bitmesi değil tam tersine yeni başlamasıdır.

Kürtlerin evet demediği hiç bir anlaşma geçerli olmaz, çözüm de olmaz.

Erdoğan ve Türkiye’nin Kürtlerle savaş politikası batağa saplanmıştır.

Önce Kürtlerle anlaşsalardı başarı şansı büyüktü. Ama Erdoğan da geleneksel ırkçı politikaya teslim oldu ve bunda inat etti. Her devlet ve örgütle konuşup sömürgeciliği pekiştirmek, kalıcılaştırmak isterken hem Kürtlerin ve bölge halklarının hem de dünya halklarının düşmanlığını kazanmıştır. Erdoğan ve yandaşları buna “onurlu yalnızlık“ deyip avunabilir. Ama işgale karşı halkın direnişi ve uluslararası tepki arttıkça hesap vermekte zorlanacaklardır. İşledikleri savaş suçları sonucu uluslararası mahkemede yargılanma ihtimali başlarında demokles’in kılıcı gibi sallandıkça “zafer“lerini savunamaz hale gelip kaçacak delik arayacaklardır.

Erdoğan içeride de, dışarıda da işgalci bir güç durumundadır.

Yeni Osmanlı kuracaktı ama bütün işgalcileri bölgeye getirip söz sahibi yaptı.

Esad’ı yıkıp kendi yandaşı olan DAİŞ’çileri iktidara getirecekti. Onlara tırlarla silah gönderip ayaklandırdı ama şimdi o DAİŞ’çiler de başına bela oldu. O, Suriye Milli Ordusu dese de dünya bunu yutmuyor. İçeride halkı susturabilmek için halkın iradesini seslendiren herkesi zindanlara atıyor.

İşgalciliğe karşı direnen halkın eylemleri ve Rojava direnişini sahiplenen tüm halkların direnişi yükseliyor. 2 Kasım bunun göstergesi olacak.

Erdoğan “Kazandım“ diye seviniyor. Demek ki daha anlamamış. Bu bir Pirus zaferi bile değildir. Gün geçtikçe o da daha iyi anlayacak.

Yazarın diğer yazıları