Yüzleşme zorunluluğu

Mart ayındayız. Coşkulu bir 8 Mart sonrasında ve yine büyük bir coşkuyla 21 Mart’a hazırlanırken, sırtımızda bizi geçmişin ağır yükleriyle yoran katliamların ağırlığı var; 12 Mart; 71 darbesi ve Gazi Katliamı, 15 Mart; Ümraniye Katliamı, 16 Mart; Bayazıt ve Halepçe… Halen gerçekleri karanlıkta, halen hesabı sorulmamış…

Oysa biliyoruz ki; insan geçmişi ve geleceği ile bir bütündür ve geleceğe yürüyebilmek için geçmişin yüklerinden kurtulması gerekir. Ve yüzleşme, tam da ve başlı başına bu yükleri geride bırakabilmenin şartı olarak önemli. Sadece bu da değil, yüzleşme; barış ve uzlaşma yoluyla çözüm arayışları için de şart.

Bu yüzden yüzleşme iki kişinin karşı karşıya gelip iç dökmesi olarak basite alınamaz. Tüm boyutları ile hatırlamayı gerektiren yüzleşme; suçluyla mağdurun/ devletle toplumun yüz yüze gelmesi ve muhasebeleşmesidir. Suçlunun suçunu kabul etmesi, pişmanlığını ve cezasını çekme iradesini ortaya koymasıdır. Ancak yüzleşme birinin birini infaz etmesi değildir, suçlunun suçunu itirafı, mağdurun bu suç itirafı karşısında tutum almasıdır.                                                                                                                             

Suçlunun sistem, devlet olması durumunda suç üreten mekanizmaların dağıtılmasını, bu suçların tekrar etmesinin önüne geçilmesini sağlayacak önlemler, düzenlemeler yapılmasını da gerektirir. Yıkıcı değil yapıcı bir süreçtir yüzleşme. Af ya da cezasızlık olmadığı gibi öç alma da değildir ve onarıcı suçluluk, onarıcı adalet kavramları karşılar bizi bu alanda. Gerçek bir yüzleşme kendimize yada dışımızdakine karşı sarsılan güveni de tazeler. Kırılan cesaretimizi onarır…

Yüzleşme bu kadar gerekli olduğu halde devlete önerilen hakikatleri araştırma komisyonları, hakikat ve yüzleşme komisyonları neden kabul edilmez? Neden, bazı önemli olaylara ilişkin mecburen kurulan geçici komisyonların raporları devlet sırrı olarak kozmik odalara hapsedilir. Neden, ortaya çıkarılan gerçekler yüzleşme için bir fırsat olarak kullanılmaz? 

12 Mart; 71 darbesi ve Gazi, 15 Mart; Ümraniye, 16 Mart; Bayazıt ve Halepçe Katliamlarının yıl dönümü. Sadece Mart ayında yaşanan bu büyük acıların yükü halen sırtımızda. Tümünde devlet sorumluluğu var, yani devlet suçlu. Ancak bırakın yüzleşme iradesiyle ortaya çıkmayı, halen toplum yalanlarla manüpile ediliyor, halen gerçekler ve suçlular gizleniyor, halen insanlar acılarına hapsediliyor… Anlıyoruz, suçlular gerçekler karanlıkta kaldıkça kendilerinden hesap sorulamayacağını hesaplıyorlar. Ancak mağdur ister birey ister toplum olsun, travmasını tedavi edebilmek için hatırlayıp yüzleşmeye ihtiyacı var. 

Devletin bu tutumunu, çıkarmaya çalıştığı iç güvenlik paketi ve benzeri yasalarla daha da sağlamlaştırmaya, kalesinin surlarını yükseltmeye çalıştığı ortada. Toplumda ceberrut devlet algısı korunarak, korkunun sürekliliği ile toplum baskı altında tutulmaya çalışılıyor. Bırakın devlete sarsılan güvenin tamir edilmesini, bu güvensizliği derinleştirme gayreti devam ediyor. Çünkü ne barış, ne gerçek bir çözüm, ne demokrasi ne özgürlükleri ne de sağlıklı kendine güvenen bir toplum istemiyor devlet. 

Ancak sadece devleti suçlayarak, devletten bekleyerek  vicdanlarımızı temize çekebilir miyiz ya da geleceğimize güven duyabilir miyiz ya da barışabilir miyiz ya da devleti yüzleşmeye zorlayabilir miyiz? Bu soruya Alman hukukçu Bernhard Schlink’in sözleriyle yanıt verelim isterseniz: "Her ne kadar geçmişte yaşananlardan dolayı yeni kuşakları sorumlu tutamazsak da, eski suçların yeni kuşaklara devredildiği bir yer vardır. Bir toplumun üyeleri geçmişte işlenen suçları açığa çıkarıp kabul etmezlerse, kendi toplumunun suçlu üyelerini bağırlarına basıp korurlarsa, o zaman suça ortak olurlar. Suç, yeni kuşakları bekliyor demektir, ta ki bunu kabul edip kınayana kadar. Suçtan arınmak ancak o zaman mümkün olur." 

Ve, Bertol Brecht de "Birbirlerine Çok Yakışır/ Hiçbir Zaman Sorgulamayan Düşüncesizlerle/ Düşünüp de Hiçbir Zaman Eyleme Geçmeyenler…" diyor.

Yazarın diğer yazıları