Zaman kırık bir keman

Tepeden tırnağa kara bulutlar sarmış her yeri. Sur’da akşamdır.

Akşam apansız iner yıkık evlerin anılarına… Yaralı bir ceren sureti gibi acılar sarmış ince solgun yüzünü. Gözlerinde bin yıllık acının tarihi var. Konu-komşu aynı özlemin yüreği. Aynı ateşin yaktığı ağıtlardan geliyor, kentin en uzak köşeleri.

Sur’da akşamdır.

Dörtnal bir kısrak gibi, karanlıklar boyu yol alır zaman. Kendi diyarında gurbette sanırsın kendini.

Anıların her biri kontra mevsimlerinden kalma, ağıtlarla sarmalanmış ömürlerin öyküleridir.

Gelir oturur yangının orta yerine, anılar bir bir çözülür gelir akşamın sahanlığından. Tazelenir sargılar. Yaralar alevlenir.

***

Ne zaman bir dost sohbetine başlasam, bir kaleme sarılsam acının rengine boyanıyor sözcükler… Yani kolay olmuyor anamızın ak sütü gibi helal ve bizden olan bir ezgiye başlar gibi söze başlamak…

Anlatsam da olur dersin, anlatmasam da. Nasılsa bir çığlığı emzirir bütün sözcükler, ince bir sızı olur, ağulu bir bıçak gibi gelir yüreğine oturur.

Artık her sözcük kendi dar anlamını aşan bir yoğunluk içinde. Nice kalem yazmaz acının pençesinde bir ananın gözleri bize kişi başına düşen sabır ve kahra dair biz özet verebilir.

Bir sevda gezdirir damarlarında. Kanında, can evinde, yüreğinde damıtır seni. Köklerine tutunmuş bir çınar gibi sonra alışırsın bir acı alır bir ağrıya terfi eder kendini.…

Nereden vuracağını kestiremezsin. Geçmişten gölgeler düşer sokak anılarına. Akşam, gecenin kollarına bırakmıştır kendini. Gördüğün her şey sanki acıya kurmuş kendini. Hayat yeni dekorlarla değiştirmiş sahnesini.

***

Sen bu cinnetin yabancısı değilsin… Bu saatlerde böyle olur hep… Şakakları zonklar gecenin… Bütün sözcükler bir hawar’ın sesinde yankı olur, yüzleşir. Tüm yanlışlarını yüzüne vurur.

Anılar uykusuzluğun içinden süzülür gelir, sararmış bir fotoğraf gibidir, donmuş bir surettir hayatın her karesi. Kendi karanlığından aydınlanır, kendi sesinde yankılanır anılar

Duvarlar ve şarkılar tanıktır. Provasız oynanan bir oyun gibi, eski bir alışkanlıktır burada, yine yalan, yine talan iklimi. Tepeden tırnağa hüzün sarmış varoşlarını, acı ata yadigarıdır sanki… Utanca karşı zırhla kaplanmış bir sinsi zaman… Eski bir alışkanlıktır burda, acılar emzirir gecelerini.

***

Her mevsim yürürlüktedir. Eski bir alışkanlıktır burda, alışmak kötü şeydir. Farkı yoktur bir acıyı yazmaktan, buruk bir ezgiden, bir nakarattan.

Eski bir yara gibi… Her kapıda bir ayrılık sureti, çıkıp gelir bir fotoğraftan, geceye siner renkleri… Orda çocukluğundan kareler vardır.

Eski bir alışkanlıktır burda, alışmak kötü şeydir… Her biri yırtık bir mevsim figürleridir. Ağıtlarda sarmalanmış ömürlerin öyküleridir. Zaman kırık bir keman gibi…

Bir çığlığı emzirir bütün sözcükler, zaman içinden savrulmuş mekansız düşler gibi, hep sürgün bir yerlere, sılasız, yurtsuz. Silinmiştir çocukluğunun ayak izleri.

***

İletişimin tıkandığı zamandır, hiçbir iletinin size yeterli gelmediği ve hiçbir iletinizin doğru algılanmadığı, gerçeklerin bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup durduğu bir zaman.

Sur’da gecedir. Zamanın ruhuna düşürülmüş bir dipnot gibi, sevabı ve günahıyla bir dize düşer gecenin ve yazının son demine:

“Ordaydın

Orda canevimde

Virane bir kentin üstüne karlar yağdığı zaman”

Yazarın diğer yazıları