Zamanın yazdığı gibi her şey

"Büyük an, son derece etkileyici bir an. Ayaklarımın dibinde geçmişim yanıyor; yukarıda, sisler arasında, şifresi çözülemeyen gelecek parlıyor. Ruhuma, aklıma hayat veren sana yalvarıyorum: Saklanma! Şu an beni koru, bütün çekiciliğiyle gelişini haber veren bu yıl boyunca da beni terk etme. Zeki ol, etkin ol, kendini tümüyle işine ada, sakin ve dingin ol! Gizemli, anlaşılması olanaksız 1834 yılı. Bana bak. İşte ayaklarına kapanıyorum."

Gogol’e ait bir mektup bu. 1833’ün gidişi aşkına ama daha çok 1834’ün gelişinden duyduğu umuda dair mutluluğu koruyarak yazdığı bir mektup. Umut etmek için tüm yıl boyunca bahaneler biriktirmiş besbelli. Ayaklarının altında bir insanın geçmişi neden yanar, eğer söndürmek istediği bir talihsizlik silsilesi yoksa? Kim bilir? Hepimizin hayatında mutlaka tabanlarımızı zonklatırcasına yakan bir haller olmuştur, oluyordur.

"Ölürsem ben sadece gözümden ölebilirim” diyordu bir kitap. Hangisiydi, şimdi anımsamıyorum. Bizi anlatıyor. Sıramız gelmemişse, tanık olduğumuz ölümlerin çoğulluğu kalbimize kanıksatıyor her bir ölümü. Ama her defasında ölen bir yerimiz varsa, o da gözlerimiz işte. 

Daha iyisini düşünemediğimiz için şimdilik sadece ölmek ve öldürülmek için fırsatlar vermekteyiz. Karşımızdakinin de daha iyisini düşünecek bir kafası yok şimdilik ve işte o nedenle koskoca bir ayda sadece 20’yi aşkın kez ölmüşüz mesela. Daha iyisi nedir derseniz, ona da ölmenin dışında bir şeyler işte diye yanıt vermek zorundayım. Yani demem o ki, ölmek neden bu kadar ucuz Kürtlere?

Yakalanan dönemsel bir ruhsal zayıflık, -tanrı korumuş ki sadece dönemsel- kalıcı hale dönüşmek üzere. O kalıcı olmaya karar vermişken artıyor ölmeler. Mekanlar zamanın tasavvur ettiği gibi sıradan ve tanıdık: Mutfakta yemek yaparken, her zamanki alışkanlıkla kapıyı açıp dışarı çıkmaya çalıştığında, Ahmet oğlum ekmek yok, dendiğinde Ahmet’in ayakkabılarının arkasını kırıp, elinde cep telefonu ile hayatın dalgınlığını omuzlamış bir şekilde fırına doğru seğirtip tam köşeyi döndüğünde…

Selamet örneğin, sokağa çıkma yasağı varken niye evin merdivenine yöneldiyse, ya da mutfağında tencerenin başında duran kadın… hem perdeler o kadar sıkı sıkı kapalıyken, tam elindeki tahta kaşıkla tencerenin içinde pişmekte olana son bir hamle yapmışken…

Yere düşen bir ahhh sesi…

Yerde kalan kan bir çabuklukla gözlerimize doluşmakta. Bir insan gözünden vurulursa, ki vuruldu Selamet’in 9 yaşındaki kızı gözünden, daha çabuk ölür diğerinden. Hayat gri ötesi bir şeydir; bir yaranın bile rengi varken, hayat gözünden vurulana, gözüne kan dolana ve gözünden ölene renksiz, sönüktür.

Gogol 1834’e yalvarırken ve galiba Kürtler tüm yeni yıl gecelerinde umudu, iyiliği ve gelecek o yılın kendilerini terk etmemelerini istemediler. Bir hızla eksilmelerini neyle izah edebiliriz? 

Zamanın yazdığı gibi kendini gerçekleştiriyor ölüm. Gelip gözlerimizden öldürüyor bizi. Gözlerimizden. 4 ayaklı minareyi ayaklarından vurdular diyen bir adam, hepimizin gözü önünde vurulur muydu gözlerinden? Minareyi kimin sakatladığını görmedik ama minareyi sakatladılar diyenin ölümü gözlerimizin önünde oldu işte.

Çok sevgili 2016! Sana yalvarıyorum: Saklanma ve geldiğinde terk etme bizi. Dua etmesini beceremiyorsak da anla ve dinle, ne olur. Gözlerimizi bağışlarsan bize, kalpten de kanamayız, inan. Zeki ve etkin ve çalışkan olduğunu biliyoruz. Biraz daha sessiz ve dingin olmanı isteyebiliriz en fazla. Ayaklarına kapanıyoruz, bize bak, bizi koru! Ölmeyelim öyle fena. Ölmeyelim çocuklarımızın düşlerinde. Bir şey yapabilirsin belki, yaşatmak için yani, bizi, bizleri, Kürtleri…

Yazarın diğer yazıları