Zihnimdeki tohumlar

İstanbul’un yeni hava alanı, koskocaman bir yapı alanı. Neredeyse 77 km kare üzerine oturuyor. Işıklı kocaman binaları ve pistleri görsel açıdan insana kendisini çaresiz bir fail olarak hissettirecek kadar özenle döşenen bir mimariye sahip, tüm otoriter mekan düzenlemeleri gibi. Gösterişi mümkün kılacak hiçbir maliyetten kaçınılmamış, ancak Şubat 2018’de yayınlanan haberlerde verilen rakama göre 400, bakanlık tarafından teyit edilen şekilde 27 işçinin ölümüne, pek çoğunun yaralanmasına; bu da yetmez gibi uyurlarken tahtakuruları ile mücadele etmelerine neden olacak kadar emek maliyeti düşürülmüş. Bu büyük yapının daha tamamlanması üzerinden 1 sene geçmeden çökmeye başlaması ise yapımı, kamulaştırması, ihale ve bölge seçimi sırasında sürekli tekrarlandığı halde görmezden gelinen ekolojik tahribat sorununun da haklılığını gözler önüne seriyor.

Bu yapı sulak alanların kurutulması, ormanların yok edilmesinin yanı sıra göçmen kuşların binlerce yıllık göç alanı üzerine kurulmuş durumda. Bu yüzden sıkça uçaklarda hasar meydana gelip, yolcuların hayatı tehlikeye atılıyor; en beteri ise pek çok kuş sürüler halinde dünya üzerinde süzülürken, Türkiye’nin saçma sapan rant ve siyasal güç mücadelesinin bir aracı olarak yaptığı havaalanının yer seçimi yüzünden canından oluyor. Bu inşaat çok kısa zamanda bitirildi, 42 ay yanlış hatırlamıyorsam, ki 29 Ekim 2018’de açılsın diye. Bu insanlık dışı çalışma rejimi ile sağlandı, Kalyon-Kolin-Cengiz-Limak-Mapa grubunun aldığı ihale. Türkiye’nin tüm büyük yatırımları gibi yani. Hem yap-işlet devret modeliyle; hem de AKP ile yakınlığı bilinen, daha Türkçe söylersek, siyasal iktidarın ekonomik suçlarının ortağı olan sermaye gruplarıyla. Yap-işlet-devret modeli ise bu duruma çok uygun; zira maliyeti olabildiği kadar düşürerek yapıyorlar; belirli bir süre, yani kullanım ömrünü dolduracak kadar işletip, kar ediyorlar ve zarar etme zamanı geldiğinde devlete devrediyorlar. Bu model karın özelleştirilmesi, maliyetlerin toplumsallaştırılmasına dayalı modele de son derece uygun.

Bu havalimanına gerek var mıydı, tartışması manalı değil. Zira AKP’nin siyasal elitlerinin kendi hizmetine sadece devredilen İstanbul Atatürk Havalimanı veya başbakanlık ofisi vb isimler altında kişiselleştirilen sarayların yanında cevabı önceden belli bir soru. Ama önemli olan şey bu havalimanının Türkiye’nin yeni rejiminin de simgesi olmasıdır.

Türkiye’deki siyasal iktidarlar semboller ile yaşar ve gündelik hayatı inşa eder. Anayasa Mahkemesinin “bu suça ortak olmayacağız” isimli devletin 2015 Haziranından sonra işlediği suçları ifşa eden, eleştiren metnin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu değerlendirmesinden sonra, 1071 imza ile ortaya çıkıp, kafirlere ve hainlere karşı Türkün gücünü göstermek üzere Malazgirt tarihine gönderme yaparak, suça ortak olduklarını açıklayan akademisyenlerin yeni rejimi temsil etmeleri gibi. Her ne kadar 1071 dedikleri imzanın toplanma biçimi ve sahte imzaları düştüğümüzde 1067 gibi Türklerin pek hatırlamak istemediği bir sembole düşmüşler ama, olsun, niyet açık. Pek çok sosyal medya mesajı ile aslında imzanın nasıl toplandığına dair bilgiler de yayıldı elbette, imzalamak istemedikleri halde imzalamış görünen bisürü akademisyenin olduğu söylendi, isimsizce. Bir yanıyla bu utanç imzalarını üzerinde taşımak, pek çok akademisyen için bu sistemin sürdürülmesi durumunda akademik ve politik kariyerinde ön açıcı olacaktır. Ancak, değer mi?

Bu imzaların üstüne rektörler açıklama yapmaya başladı, kararı tanımayacaklarına dair. Örneğin Eskişehir Anadolu Üniversitesi Rektörü, Prof.Dr.Şafak Çomaklı twitterdan yayınladığı mesajda diyor ki “Zihninde terör tohumları olanlara Türk Devlet teşkilatı içinde evrak, bilgi ve öğrenci teslim edilemeyeceği bilincinde olan bir eğitim kurumunda ifade özgürlüğünü idari yapıda desteklemek ihanettir ve tartışılmazdır…” kendisinin zihin okuma metotlarına ayırdığı vakti savunduğu türklüğün asıl kuralı olan dili öğrenmesine öncelikle harcaması daha doğru olurmuş sanırım. Ancak, AYM’nin kararı ile açığa çıkanları görmek zorundayız.

Havaalanının kocaman ve şatafatlı görünümünün ardındaki çürük ve talana dayalı yapı gibi, AKP’nin kurguladığı yeni rejim çöküyor. AYM’nin kararı ve canhıraş uçuşan tehditler ile bu herkesi bağlayan karara uymama sayıklamaları, tam olarak iflas anlamına geliyor.

Yazarın diğer yazıları