28 yaşın düşündürdükleri

17 Temmuz yani dün, İnsan Hakları Derneği (İHD)’nin kuruluş yıldönümü idi. Bilebileceğiniz üzere, 80 darbesinin zorlu yıllarından birinde; 1986 yılında kurulmuştu İHD.  Ve o günden bu yana, yani 28 yıldır da bağımsız ve ezilenlerin tarafındaki duruşunu koruyarak yoluna devam ediyor. Nice yıllara demek biraz garip olur herhalde, ancak mücadeleye gerek olduğu müddetçe yaşamasını diliyorum.

İHD, 80 darbesine, faşist yönetim uygulamaları ve anlayışlarına karşı, kararlı ve insandan yana tutumu ile öne çıktı ve özellikle kuruluş yıllarında hatta 90’lı yılların sonuna kadar toplumun tüm muhalif kesimlerini içinde barındıran yapısını korudu.
Bugün tartışmasız olarak diyebiliriz ki; İHD Türkiye’de gerek devlet katında, gerek toplum nezdinde insan hakları bilincinin oluşturulması ve geliştirilmesinde neredeyse tek etkin yapı oldu uzun yıllar.
İnsan hakları bilincinin oluşturulması ve geliştirilmesi noktasında sadece kendi dışındakilere değil, bileşimindeki kişi ve gruplara da bir okul oldu üstelik. Aklıma en çok yer eden konulardan biri, işkencenin tanımı meselesidir örneğin. Gözaltında uygulanan kaba dayağın, gözlerin bağlanmasının, uyutulmadan günlerce ayakta bekletilmenin, aç bırakılmanın, çırılçıplak soyularak tecavüzle ya da ölümle tehdit edilmenin de falaka gibi, elektrik verilmesi gibi, askıya alınma gibi, tecavüz gibi işkence olduğunu öğretti. İşkenceyle mücadele yöntemlerini de, işkenceciye bile işkence yapılmasının insan hakları ihlali olduğunu da bu mücadele içinde öğrendik. En doğal ve sade hali ile insanla tanıştık, eşitlik, özgürlük, onur gibi olguların insan olmanın unsurları olduğunu öğrendik deyim yerindeyse. Sadece birey insan değil toplumsal bir varlık olarak insanın evrensel haklarını ve özgürlüklerini de keşfettik. Ancak döndük dolaştık ve “herkes farklı, herkes eşit” diyerek noktayı koyduk.  
Bugün evrensel insan haklarından, adil yargılanma hakkından, düşünce özgürlüğünden, örgütlenme özgürlüğünden, halkların haklarından, direnme hakkından, kendi kaderini tayin hakkından, inanç özgürlüğünden, toplumsal tepkilerin hak olduğundan söz ediliyorsa, bunda bu mücadelenin özel ve büyük bir payı var.
Mesele sadece öğrenmek de değil aslında, bu öğrendiklerimizi hayata geçirerek hem içerde hem dışarıda insan duygularını zorladı çoğu zaman. Derneğe hakları ihlal edildi diye başvuru yapan bir polise de, devletle işbirliği yapmış bir itirafçıya da kapısını açarak ve ihlal var ise karşısında durarak gösterdi objektifliğini.
İnsan hakları sorunlarının çıkışını özel mülkiyetin var oluşunda bulsak da, devlet ve iktidarın olduğu her yerde ve zamanda insan hakları sorunlarının yaşanacağının kabulü yine bu mücadelenin bir kazanımıdır aslında.
Belirtmeden eksik kalacağımı düşünerek söylemeliyim ki; kimi kesimlerce bazı eleştirilere maruz kalsalar da sosyalistler, devrimciler ve Kürtler gibi devletin direk olarak hışmına uğrayan kesimlerin muhalif, kararlı ve mücadeleci duruş ve anlayışlarının bu mücadeleye kattıklarını inkar, abesle iştigal olur.
Bugüne gelirsek; iktidarın despot, istikrarsız, hak ve özgürlükleri hiçe sayan ve her şeyi siyasi vesayet altına almaya çabalayan, hukuk tanımaz, riyakar hali ve kıyısında dolandığımız savaş olasılığı karşısında, bu durumu objektif bir bakışla tartışabilecek güçlü bir İHD’ye olan ihtiyaç daha da artmış durumda. Bu güçlü yapının kurulabilmesinin sorumluluğu ise sadece yönetimlere bırakılamayacak kadar ağır.
Dileğimse; doksanlı yılların sonuna kadar olduğu gibi, yapıcı, canlı tartışma süreçlerinin ve etkin katılımın sağlandığı bir İHD ve etkin, etkili bir insan hakları mücadelesi elbette.