6-7 Eylül sürüyor

Ne çok kara sayfası var bu ülke tarihinin. 1915’de Ermenilerle başlayıp, ’38’de, 6-7 Eylül’de, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Roboskî’de, Cizre’de, Şırnak’ta; Ermenilerle, Rumlarla, Alevilerle, Kürtlerle devam eden, açılmış ama kapanmamış onca kara sayfa. Emri vereni de maşası da ortada ama hala ve sadece inkar ediyor devlet ve milli siyaset. Bu yüzden ne yüzleşebiliyor ve hesaplaşabiliyoruz ne de o kara sayfalarda açılmış yaralar kapanıyor. İçimiz soğumuyor ve tehlike devam ediyor. Hrant’ın katillerine işaret eden görüntüler sekiz yıl sonra ortaya çıkabiliyor. Ancak hala “afedersiniz Ermeni” diyen iktidar sahipleri varken, hala “gavurun dölü” diye küfredilirken, Kürtler halen katledilirken bu görüntülerin ortaya çıkması bir şeyi değiştirebilir mi?

Hangimizin Ermeni ya da Rum komşusu var artık? Yok, tüketildiler. Katledilerek, göçe zorlanarak, mübadeleyle, varlık vergisiyle, sürgünlerle, okullarını kapatarak, kiliseleri cami yapılarak, çocuk yurtlarına el konularak, yaşamak için isim ve din değiştirmeye, gizli ibadete mecbur bırakılarak tüketildiler. 

Sürpriz miydi bu olanlar? Hayır. Daha işin başında; “köprüyü geçene kadar…” anlayışı ile yanıbaşındakini, kendisiyle beraber vatan savunması yapanı dahi milli egemenliğine zeval gelecek diye katliamlarla yok etmeye soyunmuş devlet aklı. Milli olmak; kardeşliğin, hak sahipliğinin önüne geçmiş. Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Aleviler katledilmiş, “milli” olmadıkları için…

Camileri yaktılar diyerek maşalarını Alevilerin üzerine sürenler, 6-7 Eylül’de de ‘Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı’ haberini yayarak ve Yunanistan ile Türkiye arasında alevlenen Kıbrıs krizi zeminini kullanarak Rumları ve gayri müslümleri katlettiler, evlerini işyerleri yağmaladılar. Sağ kalanlar sermayelerini de ardlarında bırakarak göç etmek zorunda bırakıldı. Zamanın hükümetinin, dış işleri bakanının, iktidar yanlısı Ekspres gazetesinin ve kimi “milli “derneklerin “milli”leri “gavur”ların üzerine saldırtmak için yoğun çabaları sır değil. 

O Eylül günlerinde; kışkırtılmış, tahrik edilmiş ve had bildirmeye yemin ettirilmiş saldırganlar arabalarla taşındı daha önce hiç gelmedikleri mahallelere, sokaklara. Ellerine silah verildi. Ermeni, Rum, Musevi, gayri müslümlere ait ne buldularsa yaktılar yıktılar, yağmaladılar. İbadethaneleri ve mezarlıkları bile es geçmediler. Arkalarında harabeye dönmüş mahalleler, tamiri imkansız acılar ve korkular bırakarak gittiler. Beyoğlu’nda, Şişli’de terk edilmiş binalar kaldı. Çoğu mimarisi dikkate değer bu binalarda işgalcilerin silmeyi başaramadıkları acıların izi vardır halen.

Şimdilerde sıklıkla dillendirilen “iç savaş tehlikesi” özellikle Kürtleri ve Alevileri hedef alıyor. Ancak tarihten biliyoruz ki “milli” hedefler içeren hiçbir katliam ya da linç saldırısı kendiliğinden olmadı. Hep devlet aklı gerekli gördüğü için ve içinde iktidarın da olduğu güçler tarafından örgütlendi, organize edildi, hayata geçirildi ve gerçekler karanlıkta bırakıldı. Hrant’ın katillerine ait kimi görüntülerin ortaya çıkması için sekiz yıl bekledik. Hak ettikleri cezayı aldıklarını görecek miyiz bilmiyoruz. 6/7 Eylül’de kimlerin sorumlulukları var belli ama işlenen bu büyük insanlık suçuna karşılık ceza alan kim? Roboskî’nin, Gezi’nin talimatını ben verdim diyen, Cizre’deki ölüm bodrumlarının ve bölgede süren savaşın mimarı zat bu ülkenin cumhurbaşkanı ve savaşın sorumlusu hükümet halen işbaşında. 

6/7 Eylül sürüyor. Bu kere Kürtlerin şehirleri, evleri yakılıp yıkılıyor ve yanlarına hiç bir eşyalarını alamadan ve hatta sevdiklerinin cenazelerini yıkıntıların altında bırakarak zorla göç ettiriliyorlar, mülklerine el konuluyor. Savaş tüm ülkeyi tehdit ediyor. OHAL adı altında herkes kıskaca alınmış durumda. Herkesin ortak kanısı şu; bizi daha kötü günler bekliyor. Ve ne yazık ki her şeye cevabı olanlar dahi bu gidişatın nasıl durdurulacağına dair işe yarar bir öneri sunamıyor. Milletvekili seviyesindeki siyaseti, çareyi bedenini açlığa yatırmakta arar hale getiren bu gidişatı durduracak gerçek, etkili ve dilek olmanın ötesine geçen bir yol gerek ama ne?