7 Haziran’dan 16 Nisan’a: Açılan gedik büyüyor

Türkiye’nin gündemi referanduma kilitlendi. Bu durum; başka gündemlerimiz yok mu diye eleştiriliyor zaman zaman. Var, olmaz mı? Her saniye bir felakete uyandığımız bu ülkede gündem de bol, gündem olması gereken sorunlar da. Üstelik herkesin malumu; AKP’nin iktidarda olduğu bu uzun sürede yaptığı en başarılı işlerden biridir gündem oluşturmak. Ancak bu kez durum genellemeyi aşan bir önem arz ediyor. Bir yandan eleştirilerin haklılığı karşısında referanduma kilitlenmekle yoğunlaşmak arasında bir değerlendirme ihtiyacı ortaya çıkıyor. Diğer yandan referandum birinci sırada olmayı hak ediyor. Çünkü referandumla, AKP diktatöryasını taçlandırmak istiyor. Yani, Hitlervari bir delilik hali bu. 

AKP’nin ya da Tayyip’in diyelim, kaybedeceğini anlarsa son dakikada referandumdan çark edebileceği de değerlendirmeler arasında. Ayrıca zor bir iş de değil bu. Siyaseten vazgeçmesi de mümkün, OHAL koşullarında referandum yapılamaz diyen bir mahkeme kararı çıkarttırması da. O zaman bunca çaba boşa gider diye düşünenler de var. Ancak bu değerlendirmede bir şey eksik; AKP referandumdan vazgeçerse bu da yine "hayır" çalışmalarının başarısı demek olacak. Yani çabalarımızın sonucu. 

Bu ülkede devlet halkın felaketi olmuş her daim. Zor, zulüm Türkiye’de devlet geleneği; kökleri, mirasını devraldığı ittihatçılara dayanan, sonrasında çizgisinden hiç sapmayan. Perşembe sabahı haber programına konuk olan MHP’nin "hayır" kanadından Sinan Oğur şöyle diyordu: “90 yıllık devlet geleneğini koruyacağız”. 

Oysa AKP bu geleneği süper başarıyla sürdürüyor zaten. Cumhuriyetin, isyan bastırıyorum diye yaptığı katliamların, hendek kapatıyorum diye yapılanlardan fazlası ne? Tehcir, sürgün, zorunlu iskan uygulamaları ile bugün Sur, Nusaybin, Cizre, Şırnak’ta taş taş üstünde bırakmayan, halkı göçe mecbur bırakan, malına mülküne acil kamulaştırma ve kentsel dönüşüm adı altında el koyanın farkı ne? 

Sırf kendi birebir tecrübe ettiğim zamanlara baktığımda bile değişen iktidarlar ve yönetme biçimlerinin hiç de birbiriyle zıtlık içermediğini rahatlıkla görüyorum. 80’lerde yaşananlarla, 90’larda 2 binler ve şimdi yaşananlar biraz daha azgınlaşan saldırganlığı gösteriyor sadece. Her daim felaket her daim zulüm her daim baskı ve zor. 

Bu yüzden 2015 Haziran seçimlerinden büyük bir umut doğdu. 90 yıllık devlet geleneğine bir çomak sokuldu çünkü. Sonucunda da devlet gereğini yaptı. Ancak devlet de olsa, olanı değiştirme kabiliyeti yok. 7 Haziran, bu 90 yıllık devlet geleneğinin artık eski sağlamlığını yitirdiğinin göstergesiydi. Bir araya gelen halkın gücüne direnemeyeceğinin ispatıydı. 

Sonrasında yaşananlar ve iktidarın yaptığı darbeye 1 Kasım seçimleri ile diktiği kılıf da bu zaafiyeti gizleyemedi. Bu yüzden darbe üstüne darbe geldi. 15 Temmuz neydi tartışma götürse de, sonrasında ilan edilen OHAL ve devam eden saldırıların bir darbe olduğundan kimsenin şüphesi yok. Demokrasiyi, düşünce ve ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlükleri rafa kaldıran, anayasayı tanımayan bir darbe. 

Ancak zaafiyetin bu tür saldırılarla gizlenebilmesi mümkün değil. Bu yüzden milletvekilleri tutuklandı, milletvekillikleri düşürülmeye başlandı. Belediye başkanlarının tutuklanması ve kayyum atamaları demokrasinin alttan yukarı yerelden yükselen sesine vurulmuş ağır bir darbe olarak tarihe geçti. 90 yıllık devlet geleneği halkın söz söyleme hakkını tamamen elinden aldı kendince. 

Mümkün mü? Değil. Bugün herkes başka bir yerden açıklasa da derdini, ortak bir sonuç var ortada. 90 yıllık devlet geleneği artık dikiş tutmaz. Halkın seçtiği milletvekillerini tutuklamakla, belediye başkanlarını tutuklamakla, belediyelerine kayyum atamakla halk susturulamaz.

Referandum, bu zaafiyetin yarattığı güvensizlikle birleşen bir AKP ve Tayyip projesi olarak, devletçi kimi çevrelerin desteğini almıyor. Ancak asıl olarak; halkın gasp edilmiş hakkını ve özgürlüklerini savunmak adına, tam da devletçilerin o vazgeçemedikleri 90 yıllık devlet geleneğinde açılmış gediği büyütmek adına gündemde ilk sırada olmayı gerektiriyor.