ABD-Türkiye ilişkilerinin kriz hali

Nazmi GÜR

Kimi krizler yapaydır, geçicidir. Amaca hizmet etmek için kontrollü bir şekilde yönetilirler. Amaç gerçekleşince kriz de biter. Uluslararası ilişkilerde sıkça yaşanan bu durum genelde “diplomasinin” devreye girmesi ile çözülürler. Benzeri durumlar siyaset ve ekonomi alanlarında da yaşanır.

Doğa ve toplumsal yaşamda da görürüz. Kimi krizler yapısaldır. Sistemler kriz üretme üzerine inşa edilmişlerdir. Etkileri sarsıcıdır. Ekonomik ve toplumsal yapılarda derin izler bırakır. Yaşamın her alanında hissedilir. Bu nedenle, “kriz yönetimi” diye olağanüstü bir yönetim biçimi de icat etmişlerdir.

Ekonomi, uluslararası ilişkiler ve toplumsal yaşamda beliren “krizlerin” aşılması zor olsa da kimi küçük “şoklar” biçiminde yaratılan krizler ise aşıldıktan sonra hiç yaşanmamış gibi toplum hafızasından silinip gider. Kimileri tarihe bir dip not olarak kayda geçer ama kimileride daha büyük krizleri tetikleyen etkilere sahip olurlar. Başlangıçta önemsiz gibi görünen bu olaylar zamanla daha büyük sorunların çıkmasına neden olurlar.
ABD ve Türkiye arasındaki gerilimin fay hatları da zamanla ve farklı şiddetlerde “kırılganlık” gösterdikçe, zincirleme bir reaksiyon etkisi göstererek daha büyük “sarsıntılara” yol açıyor. Diriliş Kilisesi Pastörü Andrew Brunson olayı da ABD-Türkiye ilişkilerinde “krizlerin” daha da büyümesi potansiyeli taşıyor. Nitekim Washington, Ankara’dan yapılan karşılıklı açıklamalar ve atılan adımlar bu krizin daha da derinleşeceğini gösteriyor.

ABD-Türkiye arasında tanıklığını yaptığımız Brunson krizi aslında buz dağının görünen kısmı. Her ne kadar diplomasinin esnek ve pazarlıkların yürütülmesi için kimi örtülü metotları kullanılsa da, itidal çağrıları ve arka kapı diplomasi yöntemleri devreye alınsa da esas olarak “kriz” yapısal ve daha da derinlerde varlığını sürdürüyor.

“Çok katmanlı” olduğu bilinen ABD-Türkiye ilişkilerinde kimi alanlarda, özellikle askeri alanda, ilişkilerin ve dolayısı ile çıkarların etkilenmemesi için taraflar açıklamalarda bulunsa da “krizin” yayılma potansiyeli gerçeği orta yerde duruyor. ABD açısından, Brüksel’de yapılan NATO zirvesinde Erdoğan’la varılan “mutabakat”, (ki İsrail bu anlaşmaya binaen tutukladığı bir Türkiye yurttaşını teslim etti) sonu gelmez talepler nedeni ile bozulunca, yaptırımların devreye girmesi kaçınılmaz oldu. Bu sadece tutulmayan “sözlerin” yerine getirilmesi için uygulanan yaptırımlar değil… Aynı zamanda bu yaptırımlar bir ince ayar ve yola getirme amacıda güdüyor.

Beyaz Sarayın iki bakana “yaptırım” kararları “sembolik” bir nitelik taşısa da, Türkiye ekonomisindeki sarsıcı etkisi özellikle dövizde kendini somut bir şekilde hissettirmesi, ilişkilerin iyice gerilmesine yol açtı. Türkiye’nin ABD’nin bu adımına aynen karşılık vermesi her halde ABD’nin hamlesinin yarattığı “etkiyi” yaratmadığını herkes gözlemlemiştir. Türkiye’den apar topar bir heyetin ABD’ye gidişi, yaydan fırlayan ve hedefe doğru giden oku durdurmaya yeter mi bilinmez, ancak başka alanlardaki yeni “yaptırımlar” yeni krizlere gebe.

8 Aralık 2016 yılında ABD kongresinin kabul ettiği ve “Magnitsky Yasası” olarak bilinen yasaya dayanarak ABD Kongresi, (dünya çapında insan hakları ihlali ve yolsuzluklar nedeni ile ABD hazinesine, kişi ve kuruluşlara “yaptırım” uygulaması yetkisi veren yasa) yeni yaptırımları gündeme getirebilir. Yine ABD Kongresinde, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemine karşılık, Türkiye’ye F 35 uçaklarının teslimini askıya alan bir “tasarının” bulunması gerilimin daha derinlerde seyrettiğinin işareti. Halk Bankası eski Genel Müdür yardımcısı Hakan Atilla hakkında verilen hapis cezası ve Halk Bankasına verilecek “olası yüksek para cezası” ilişkilerin başka bir seyir almasını sağladı. Türkiye’nin ”rehin alma” politikasına sığınarak ABD yurttaşı Rahip Brunson ve Türkiye yurttaşı 2 elçilik çalışanını tutuklaması ve bunlar üzerinden “uzun bir talepler listesi” ile ABD ile pazarlığa oturması bardağı taşıran son damla oldu. İşte ABD Kongresini ve Beyaz Sarayı aynı anda Türkiye’ye karşı “yaptırım” uygulamaya iten Türkiye’nin bu son yaklaşımı oldu.

ABD-Türkiye arasında asıl krizin derinleşmesini sağlayacak yeni bir gelişme de ABD Başkanı Trump’ın İran’a yönelik iki aşamalı “yaptırım” planının yürürlüğe girdiğini açıklaması ile başlayacağını öngörebiliriz. Trump’ın verdiği mesaj son derece açık; “İran ile iş yapan ABD ile yapmayacak”. Türkiye’nin İran ile enerji konusundaki bağımlılığı biliniyor. ABD’nin İran’a yeni yaptırımları uygulamaya alması en çok Türkiye’yi etkileyeceği açıktır. Türkiye’nin ABD’nin aldığı bu önlemleri dikkate almayacağını ilan etmesi, ABD-Türkiye ilişkilerinde yeni bir “kırılma” yaratacaktır.
Washington, DC ve Ankara hattında gerilimlerin kırılmalarla sonuçlanabileceği bir süreç yaşanıyor.

Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi evrensel değerleri askıya alan “tek adam” yönetim biçimi ülkeyi sürüklediği krizlerden çıkarması zor görünüyor. ABD yaptırımları sarsıcı etkilerini Türkiye’nin yumuşak karnı olan ekonomide hissettirdikçe, batı ile olan ilişkilerdeki sapmalar, müttefiklik ilişkileri (NATO), ortak değerler yönünde, Türkiye yönetiminin “çark” edeceğini tahmin edebiliriz.

Türkiye’nin Rusya ve özellikle Suriye politikaları bu koşullarda sürdürülebilirliği olmayacaktır. Elinin güçlü olduğunu düşünüyorlar, yitirilmiş kozlarla yapılan “blöfler” bu kez tutmayacaktır. Rota yeniden Washington, DC’ye çevrilmiş ve “uzlaşma” için Ankara’nın verdiği mesajlara bakılırsa, ABD bir kez daha istediklerini yüksek bedeller ödeterek alacaktır. Fatura her zamanki gibi halklarımıza çıkarılarak…