AİHM’in Osman Kavala kararı

Demokratik toplumlarda “hukukun üstünlüğü ilkesi”, barış ve adalete denk gelir. Bu ilkenin evrensel ölçekte kabul görmesi süreci, neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Barış ve adalet arayışı da bir o kadar geriye gider. Toplumsal barış ve adaleti sağlayan “hukuk”, muktedirlerce ayaklar altına alınırsa, barış ve adaletten de söz edilemez. Haklar ve özgürlükler, insanlığın büyük tarihsel yürüyüşü ve mücadelesi ile “kazanılmış haklara” dönüşmüş, barışçıl ve demokratik bir dünya evrensel bir mücadeleye evrilmiştir. Fakat otoriter rejimler insanlığın ortak kazanımları olan evrensel değerlere saldırmayı, günlük bir iş, bir alışkanlık haline getirdiler. Kendi yarattıkları her krizi “fırsat” bilip haklar ve özgürlüklerimizi kısıtlamadan geri durmuyorlar.

AİHM’in Osman Kavala davası için verdiği nihai kararı, hukuk, adalet ve barış gibi kavramların hayatımızdaki anlamını ve önemini yeniden sorgulamamız gerektiğini hatırlattı. Hak ve hukuk yerine, “otoriter” bir rejim dayatan AKP, Kavala dosyasından da “mahkûmiyet” aldı. “İç hukuku” yerle bir eden, yargıyı “bağımlı” hale getiren iktidar, tarafı olduğu “uluslararası hukuka” ve yargı yetkisini tanıdığı AİHM kararlarına uymayı da ret ediyor.

Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davaları, bu hukuk karşıtlığının en son örnekleri. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), daha önce verdiği Osman Kavala dosyasındaki kararına Türkiye’nin yaptığı itirazı ret ederek kesinleştirmiş oldu. AİHM, Osman Kavala için “derhal serbest bırakılmalı” kararı vermişti. Tıpkı Demirtaş dosyasında olduğu gibi bu kez Osman Kavala için başka bir dava “türetildi”, tahliye olan Kavala, bu kez “casusluk” suçlaması ile yeniden “tutuklanarak” cezaevine konuldu. Böylece Demirtaş ve Kavala hakkında AİHM’in verdiği ihlal kararları “boşa” çıkarılmış oldu. Verilen AİHM kararlarına uymama, ya da yerine getirmemenin elbette yaptırımları var.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin görevleri arasında; AİHM’si kararlarının üye ülkelerce uyulup uyulmadığına ilişkin denetim yapması da var. Uluslar arası hukuka ve mahkeme kararlarına uymamanın elbette bir “bedeli” olacak. Siyasal iktidar “bekası” için bu yaptırımları şimdilik göze alıyor olabilir. Ancak “hukuksuzluk hali” ne ülke içinde ne de dışarıda daha fazla sürdürülemez.

Hukuk ve adaletle “içeride” bu kadar oynayan iktidar, Strasbourg’tan net bir yanıt aldı. Mahkeme hukuksuzluğa dur dedi. Kavala dosyasında verilen “kesin karar”, Türkiye’deki hukuksuzlukların da tescil edilmesi anlamına gelir. Türkiye’nin itirazı “haklı” bulunmadı. Çünkü, Türkiye’nin altında imzası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) son derece açık. Türkiye’nin “yargı yetkisini tanıdığı” AİHM kararları son derece anlaşılır. AİHS 18. Maddesi “tutuklamada açıklanan amaç dışında bir amaç izlenmesini” ağı ihlal olarak kabul ediyor. AİHM, hem Demirtaş davasında ve hem de Kavala davasında, bu ilkeden hareket ederek “ihlal” olduğuna hükmediyor. Demirtaş ve Kavala tutuklamaları  siyasi saikler ve “amaçlarla”, hukuka aykırı bir şekilde ve iktidarın “keyfiyetine” uygun tutuklamalar olduğuna karar verdi. Ancak, mevcut iktidar, bu kararlara uymayacağını açıkça ilan ederken, bir yandan da hukuk dışı yöntemlere başvurarak, Demirtaş ve Kavala için, başka “türetilmiş” dosyaları gerekçe göstererek AİHM kararlarına meydan okuyor. AİHM’sinin “derhal salıverilmelerini” hüküm altına aldığı Demirtaş ve Kavala, hukuksuz bir biçimde “tutsak” ediliyorlar.

Hukuk ve yargı, iktidar tarafından, muhalif ve demokrasi güçlerine karşı, “politik enstrümanlar” olarak kullanılmaya, onları sindirme aracı olarak görülüyor. Hukukla oynamak düzensizliğe, yargının bağımsızlığının ortadan kaldırılması ise adaletsizliğe yol açar. AİHM kararlarına rağmen, “tutuklanan” Demirtaş ve Kavala kararlarının gereğinin yapılmaması, tam bir hukuksuzluktur.