Aklın durduğu an ve Piranalar

Akıl durdu mu?
Neredir "aklın durduğu" an ya da yer? Mutlak çıkarla tanımlanan pragmatist-pozitivizmin, "insan" kimliğini oluşturan "dayanışmacı-paylaşımcı" kimlik karakteriyle duygusal bir çatışma içine girdiği an mıdır? Kendiyle sınırlı bir yaşam felsefesinin içinde boğulan ve gördüğü her "erdemli insan davranışına", reddetmeye çalıştığı insani güdülerin zorlamasıyla, kırmızı görmüş boğalar gibi saldıran bir duygu ve düşünce momentinde durmak mıdır aklın durduğu an?
Utanır hale gelmiş ve kendi ürettiği sonuçlarla yüzleşemez konumda olanların yaşamı sürdürebilmek için sığınabileceği bir korunak olmalı her halde "aklın durduğu" an. Bir tür özgürleşme hali olan "deliliğe övgü" yaparak, delilik üzerine oluşmuş toplumsal önyargıların yarattığı öfkeyi üzerime toplamak istemiyorum. "Aklım durmadı" henüz ve belli ki bunu yapmaktan korkuyorum ve korktuğum için hiçbir zaman içimdeki doğruyu söyleyemeyeceğim. Çünkü çıkarlarım aklıma emanet. Ve aklın durması hali, çıkarların mutlak egemenliğine teslim olma halidir, yani akıl ile çıkarın bir olduğu tek durumdur.
Oysa delilik, böylesine iç çatışmalı bir ortamda artık çalışmaya tahammül edemeyen bir aklın alttan yürüttüğü bir tercih; kendini tahrip etmeye yönelik bir eylemidir. İnsan, sınıflı süreçlerden geçerek ve sömürücü sistemlerin istekleri doğrultusunda bireyselleştirilerek parçalanmış; toplumsallaşmasının temel dinamiğini oluşturan "üretim ve paylaşım ortaklığı içinde birlikte yaşam" olanaklarını yani "toplumsal bir varlık" olmayı sağlayan dayanışma ve paylaşım ruhunu büyük oranda kaybetmiştir. İnsanın bütün mutsuzluklarının temelinde bu virüs şu veya bu ölçüde yer alır. Toplumsal bir varlık olarak insanın, paylaşımcı kişilik değerleri üzerinden oluşturulan duyguları ile aklın hükmettiği çıkarcı bencil kararlar arasında süregelen çatışmanın yarattığı bir hesaplaşmadır vicdan.
***
Uzun süredir, "vicdanını kaybetmiş topluma" yönelik umutsuz, umarsız bir tartışmaya girmiş olmam ya da onların olmayan vicdanlarına seslenerek bir hesaplaşma süreci yaratmaya çalışmam, ses vermeyen girişimler olarak kaldılar. Vicdanı acıdıkça değerlere yönelen değil, kuyruğu acıdıkça davranışını değiştiren bir insan kuşağını yaşıyoruz. Oysa acıları yaşayarak paylaşmak zorunda kalmak yerine, ortaklaşarak ve paylaşarak bütün değerleri çoğalmak da mümkündü.
***
Değerlerini kaybeden insanın sosyal evrim sürecinin duraklama yaşadığı sürecin başlangıcı, insanın sosyal dünyasını hayvanlar üzerine söylenen (üstelik çoğu uydurma olan) benzetmelerle tanımlamaya başladığımız andır sanki. Egemenlikte ısrar, iktidarda ısrar, sömürüde ısrar sonuç olarak güçlü ve güçsüz kavramlarını mutlaklaştırmayı, toplum ve birey kavramlarını bulandırmayı, örgütlü ve örgütsüz kavramlarını sulandırmayı bir zorunluluk haline getirmişti.
Balık kadar beynimiz yoktu ki inandık "büyük balık küçük balığı yutar" efsanesine. Tonlarca balık yiyerek yaşamını sürdüren dev balinaları överek anlatırken, bir balinayı birkaç dakikada yiyip yutuveren sürü halindeki savaşçı minik piranalara "vahşi" adını takmakla kalmadık, onlara yaşama olanağı veren "sürü" durumunu da ilkellik sözcüğüyle eşitlenmiş olarak zihnimize kazıdık. Kendi uydurduğu yalana kendisi de inanan bizdik. "Koyun gibi insan" sözcüğünü kimliksizliğin kişiliksizliğin tanımı olarak söylemlerimizin süsü olarak kullanırken, "her koyun kendi ayağından asılır" uydurmasının nasıl bir asosyal anti-sosyal amaç içerdiğinin farkına bile varamadık. Oysa hiçbir koyun ötekinin eylem ve ediminin sonuçlarından bağımsız değildi. Yüzü muğlaklaştırılarak içeriği yok edilen ve ancak egemenlik kavramıyla tanımlanabilen "adalet" sözcüğünün yönetilenler için nasıl hileli bir duruş sergilediğini anlatmak yerine; adaletin sahiplerinin zulümleriyle baş başa yaşadığımız halde, "adaletin kestiği parmağın acımayacağını" öğütledik çocuklarımıza.
Halt ettik.
***
Ne yaşanan sürecin üzerindeki AKP damgasına bakarak bugüne, ne de patriot alımlarına, savaş kışkırtıcılığına, devlet zulmüne, katliam hesaplarına bakarak yarına ilişkin karamsar değilim. Öylesine semirmiş ki, bir gün öncesinden daha fazla yutmadığı takdirde yaşama olanağını kaybetmiş olan balinaların neslinin giderek tükendiğinin gözlemlendiği bir çağda yaşıyorum. Balinaların türünü korumak isteyen hayvan dostlarının piranaların kökünü kazımak istedikleri kimlik hastalıklı bir çağın gözlemcisiyim.
Eh madem ki zamanın dili hayvancadır, o zaman hayvanca konuşayım: Bilim, piranaların değil balinaların soyunun tükenmekte olduğunu söylemektedir. Piranaların yanında, onların sürüsünde, dev gibi balinalara karşı birlikte mücadelenin içinde olmak, yaşamanın da yaşatmanın da biricik ilkesidir artık. İnsan istediği yöne istediği amaca bükebildiği, tanımların keyfince yapılabildiği bir ülkede, yaygınca konuşulan bir hayvan dilinde şu öykü de sıkça anlatılır:
"Balinalar pirana sürüsüyle karşılaşınca ne sürüyü dağıtmak için, kuyruklarıyla anafor yaratmaya çalışırlar. Piranalar der ki: ‘Balina, balina… Biz bu oyunu biliyoruz. Senin kuyruk sallamanla doğacak tehlike bizi bölüp, parçalayamaz."
Masal hayvanca da olsa, tarih ve bilim bu öykünün altına not düşer: balinalar tükenirken, birlikte mücadele eden piranalar hep kazanır.