AKP’nin faşist koalisyonu çatırdıyor da olan ne?

Koronavirüsü birçok ülkede sümen altı edilen krizleri gün yüzüne çıkardı. Türkiye gibi diktatoryal rejimler de bu krizlerin gün yüzüne çıkmasından kendini kurtaramadı.

Erdoğan bir yandan siyasal krizi, diğer yandan ekonomideki büyük çöküşü önlemek için tüm mekanizmaları harekete geçirdi. HDP’li belediyelere kayyum atamaktan, siyasetçileri, gazetecileri, hukukçuları tutuklamaktan geri durmadı. Hazine yöneticilerini sıcak para bulmaları için ülke ülke dolaştırdı. Başvurduğu her yerden red cevabı alan Erdoğan, çareyi karşılıksız para basmakta bulunca bu kez TL’nin diğer paralar karşısındaki değeri düşmeye başladı. Bu müdahale faizle borçlanan Türkiye’yi daha büyük bir çıkmaza soktuğu gibi iş dünyasını da ciddi anlamda rahatsız etti.

Para bulamayan Erdoğan çareyi ABD’nin kapısını çalmakta aradı. NATO üzerinden ahkam keserek ABD’den ‘stratejik ortaklığın gereklerini yerine getirmesini’ istedi.

ABD bu, kaçın kurası. Düne kadar kendisine bağırıp çağıran, efelenen Erdoğan’ın kapısına geleceğini biliyor olacaktı ki tam olarak ne olduğunu bilmediğimiz, bugüne kadar ayrıntıları açıklanmayan taleplerini ona sıraladı. Bunlardan bir tek S-400’ün aktive edilmemesi talebi -o da dolaylı olarak- kamuoyuna yansımış durumda. Erdoğan Koronavirüsü gerekçe ederek S-400 aktivasyonunun ertelendiğini açıkladı. Ancak belli ki tek talep bu değil. Hem Rojava ve Suriye, hem de Güney Kürdistan ve Irak üzerinden yeniden hareketlenen ABD’nin Türkiye’den başka talepleri de olduğu aşikar.

Yaşanan gelişmeler belli ki Ulusalcı Kemalistler ile MHP’li faşistler başta olmak üzere Erdoğan’ın gizli ve açık ortaklarını, korkutmuş durumda. Erdoğan onları ürkütmemek için olsa gerek Rojava ve Güney Kürdistan’da ABD ve Batılı devletler inisiyatifiyle geliştirileceği ayrıntı verilmeden bazı mecralarda yazılıp çizilen planlarda, PKK’yi bitirmeye dönük işbirliğinin devam edeceğinin altını çiziyor.

Erdoğan’ın tutumu herhalde ortakları ikna etmemiş olacak ki Bahçeli üzerinden yanıt verdiler. Bahçeli, Erdoğan’a gönderme olduğu açık olan yanıtında, Ülkücüleri tek başına iktidar için hazır olmaya çağırdı. Oysa ortada ne seçim, ne de Bahçeli’nin bunu sağlayacak bir siyasi gücü var. Ancak bu çağrının altının boş olmadığını, Bahçeli’nin siyasi geçmişini bilenler bilir.

Bu mesajı ilk okuyanlardan biri Meral Akşener oldu. HDP ve Kürt düşmanlığı üzerinden Erdoğan’a selam çakan Akşener, önümüzdeki dönemde Saray’ın koltuk değnekliğine amade olduğunu açıkladı.

Tüm bu yaşananlar henüz dışa yansımayan bir iktidar kavgasını tetiklediği gibi şimdiye kadar muhalif görünmekle beraber Kürt düşmanlığında Erdoğan’dan aşağı kalmayanların da hareketlenmesini sağladı. CHP’den ‘iktidara geliyoruz’ seslerinin yükselmesinin, Kılıçdaroğlu’nun Davutoğlu ile Babacan’ı Meclis’e taşıma planları yapmasının altında iktidar odaklarında yaşanan çelişkileri okuması var. Erdoğan’ın kendisine madik atması olası kadroları tasfiyeye yönelmesinin bir nedeni de yaşanan bu grift siyasettir. 15 Temmuz gecesi CNN Türk ekranına facetime üzerinden bağlandığında kendisine “Başkomutan olduğunu söyle” diye sufle veren, överek göklere çıkardığı Tümamiral Cihat Yaycı’yı bir kararnameyle Genelkurmay Başkanlığı’nda pasif bir göreve ataması, hiç kuşku yok korkunun dışa vurumudur. Erdoğan daha önce de ordu içindeki ulusalcılar ile MHP’ye yakın olarak bilinen bazı subayları, kararnamelerle pasif görevlere atamış, yerine kendine bağlı kalacak subayları getirmişti. Bu atamalar Saray’a koltuk değnekliği yapanları rahatsız etse bile şimdiye kadar ses çıkarmamışlardı. Ancak bu kez tetikçilerini sahaya sürdüler. Erdoğan daha Yaycı’yı pasif göreve atadığı kararnameyi yayınlamadan Nedim Şener’in bu operasyonu yazması ancak böyle yorumlanabilir.

İktidar içi çelişkiler henüz tam olarak dışa yansımış değil. Ancak yandaşların giderek daha fazla ‘iç odaklara’ mesaj vermeleri bu tabloyu biraz anlaşılır kılıyor.

Saray’ın talimatıyla harekete geçen yandaşlar önce Erdoğan’a karşı darbe yapılacağı senaryosunu uydurdular. Bu tutmayınca, başladılar Erdoğan’a yönelik suikast tehditlerinin olduğunu yazmaya. Bunların tümünün Erdoğan’ı güçlendirmek için atılan adımlar olduğu aşikar. Erdoğan bu senaryolarla ortaklarına kalıcı darbeyi vurmaya niyetli. Gizli ve açık ortakları ise Erdoğan’ın hamlelerini savuşturmaya dönük çaba içinde.

Elbet ABD’nin, Irak ve Suriye üzerinden yeni bir plan yaparken asıl derdi Kürtlerin rahatlayacağı kalıcı bir çözüm sağlamak değil. O daha çok, kendi çıkarlarını kollayacak bir mekanizma üzerinden tutum geliştiriyor. Ayrıca Erdoğan, yakaladığı gücün demokratikleşmeyle yiteceğinin farkında ki ABD’nin de, Batı’nın da demokrasi diye bir talebi yok zaten. Erdoğan’ı cenderelerine almak için adım atan ABD ve Batılı güçlerin Kürt meselesini Kuzey Kürdistan’da ötelemeye dönük tutumlarını açıkça belli etmelerinin bir nedeni de bu.

Başından beri özetlemeye çalıştığımız asıl mesele de burada kendini gösteriyor. Eğer Erdoğan bu süreçten de sıyrılır ve istediklerini elde ederse, ilk yöneleceği kesimin açık ortakları ile şimdiye kadar Erdoğan’ın değirmenine dışardan su taşıyanlar olacağı açıktır. Kürtler katledilirken gıkı çıkmayanların birden canhıraş bağırmaları boşuna değil.

Peki, ortada bunca senaryonun dolaştığı bir dönemde Kürtler ne yapmalı diye sorası geliyor insanın…

Çok açık…

Bir kere herkese meselenin nirengi noktasının Kürt meselesi olduğu bir kez daha hatırlatılmalı ve kalıcı çözüm için demokratik müzakere / açık diyalogun şart olduğu bir kez daha ifade edilmeli. Bir diğeri ise Kürtlerin kimsenin kirli hesaplarına payanda olmayacağının altı yeniden çizmeli. Ama tüm bunları da Kürtler, tek ses olarak yapmalı. Böyle olmaz, parçalı bir tablo içinde dönemsel çıkarlar esas alınırsa, korkarım ki Kürtler, özellikle de Rojava ve Güney Kürdistan’daki iradi güçler Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olabilirler.

Bu yalnız onlara değil Kürt halkına da -bugünkünden daha büyük- büyük zararlar verir…