ALİ QUTÊ ve ELİF ANA

 Çocukluk yıllarımdan beri İçtoroslar bölgesinde “kutsal, ermiş, kâmil insan” kişilikler sayıldığında, ilk akla gelenlerden ikisi hiç tereddütsüz Ali Qutê ile Elif Ana’dır.

Yazının başlığını önce “Bâtınî Dünya Yolcusu İki Sembol İsim: Elif Ana-Ali Qutê” koyacaktım. Çünkü “mânâ âlemi”, bir çeşit “bâtınî yolculuğu” beraberinde getiriyordu. Elif Ana’yı öne almayı düşünürken, Alevilikte erkek-dişi farkı olmadığını, ikisinin “can” olduğunu ve Ali Qutê’nin dönem itibarıyla daha önce olduğunu düşünerek bu başlığı yeğledim.

Çocukluk yıllarımdan beri İçtoroslar bölgesinde “kutsal, ermiş, kâmil insan” kişilikler sayıldığında, ilk akla gelenlerden ikisi hiç tereddütsüz Ali Qutê ile Elif Ana’dır. Kuşkusuz, yaşamları adeta efsanelerle örülen bu iki şahsiyetin başat konuma gelmesi, İçtoroslar yöresinde kutsal kişilikler olarak görülmesi ve tıpkı Mahzunî örneğinde olduğu gibi haklarında birçok söylence yaratılması ve şiirler yazılması boşuna değildir. Diyebiliriz ki, sözlü anlatımların yanı sıra haklarında en çok şiir düzülen şahsiyetlerin başında gelirler.

1310 (Miladi 1894) yılında Maraş’ın Pazarcık kazasının Çiğli köyünde doğan ve Aralık 1949’da Hakka yürüyen Ali Qutê’nin türbesi bugün ziyaret yerlerinden biridir. Belli bir erginlik çağına vardıktan sonra, ismi yörede bir efsanevi kişilik olarak dolaşan Ali Qutê Baba’nın, “Harab Ali” mahlasıyla şiir de söylediğini, yöre ozanlarından Aşık Kul Hasan’dan ve Aşık İsmail İpek’ten doğrudan yaptığımız derlemelerden biliyoruz.

Bize Facebook’tan mesaj gönderen yöre aydınlarından Kemal Kaçar, şu eklemeyi yapmaktadır: “Allıki Qutê, 1920-1930 yılları arasında Elbistan-Kürecik yöresinde yapılan saz meclislerinin daimi elemanlarındandır. Kendisine ait çok sayıda güfte ve beste olduğunu ve bunların deyiş ve aşk türküsü olduğunu biliyorum. Kürtçe ve Türkçe olarak besteleyip söylemiştir”.

Fakat ne yazık ki bugün elimizde iki versiyonu bulunan tek şiiri bulunmaktadır. Aralarında küçük farklar bulunan bu şiir şöyledir:

Bektaş-ı Veli’nin yolun bilmeyen

Gündüzü karanlık gece sayılır

Evlad-ı Ali’den eli olmayan

Zümresi münafık piç’e sayılır

Evlâd-ı Ali’den tutmayan dâmân

Onlardan uzaktır din ile iman

Evlad-ı Ali’ye kim etse güman

(Kim Hasan Hüseyn’e ederse güman)

Yüzbin emek çekse hiçe sayılır

Arşın yücesidir başımın tacı

Kâbe’ye ulaşır zülfünün ucu

Ehl-i Beyt katarı Güruh-u Naci

Cümle güruhlardan yüce sayılır

Harab Ali’m bu mânâya erenler

Zamanenin imamını (imanını) bulanlar

Bektaş-ı Veli’yi mürşid bilenler

Bir niyazı yüzbin hacca sayılır…

Yerinde bir araştırma yapan öğretmen-yazar Fikret Güneş, izlenimlerini özetle şöyle aktarıyor: “Ali Kutte, seneler önce Maraş’ın Çiğil köyünde dünyaya gelmiş. Narlı’nın, Pazarcık’ın ve Maraş’ın bütün köylerini adım adım gezen Ali Kutte, Eğlen köyünde Hakk’a yürümüş ve orda toprağa verilmişti. Mezarı ziyaretçi akınına uğramış ve bir türbeye dönüşmüştü. Kimin ne dileği varsa, oraya dilek tutmaya giderdi. Özellikle çocuğu olmayıp çocuk isteyenler, gelinler, evlilik çağına gelmiş genç kızlar, Ali Kutte’ye mutlaka uğrarlardı. Dertlerine şifa arayanlar, gece gündüz türbeyi doldururlardı.” (Bkz. F. Güneş: Ali Kutte’nin Türbesine Gittim; Güneşin Ağladığı Gün’den aktarılarak, Pazarcık gaz. Sayı:5/ 2011).

Gerek Ali Qutê’ye gerekse Elif Ana’ya büyük bağlılığı olan, yörenin Hakikatçı şairlerinden Günahkâr İsmail’in şiirlerinin başlıca temalarından biri, bu iki sembol şahsiyettir. O, bunların söylenceye karışmış hayatlarını anekdotlarla aktarırken şiirinde de işliyor.

Ali Qutê’nin takipçisi figürler

Ali Qutê ve Elif Ana isimleri, konuyla ilgili tüm yazı ve kitaplarda hemen her zaman birlikte anılır. Tabii, bunların yanı sıra Hemi Tazı, Mısti Tazı, Seyid Mahmud, Selman-ı Pak, Op Aziz (Aziz Dede), Here Ana, Xecê Zînke… gibi daha birçok dervişan kadın ve erkek sima sıralanır. Bu konuda birçok yazı yazmış olan Elbistanlı Ali Özdemir, Ali Baba ile Elif Ana’yı “Gönül Bahçemizdeki Canlar” olarak nitelendirir (Bkz. Sev-Der’in Sesi, Sayı:3/ 1996; Zülfikar, Sayı:7/1995; Politik Art, Sayı:60/ 2011) ve şu şiirsel anlatımı kurar:

“Maraş’ın Çiğli (Çiğil) köyünde, her yıl Mayıs ayında şenlikler yapılır. Kurbanlar kesilir, halaylar çekilir, semah dönülür. Şenlik tepede çam ağaçlarının serin gölgesinde, Şems û Kemar Ziyareti’nde yapılır. Ali Baba ile Şems û Kemar’e dair değişik, candan ve sevgi dolu hikâyeler anlatılır. (…) Ali Baba, Sinemilli aşiretinin Avanan kolundandır. Onun mekânı tüm yurtsever dervişlerin yüreğidir. Newroz günü gelip çattığında, onun yüreği depreşir, çıkar Engizek’e, selam verir Milcantepe’deki ziyarete. Konuk olur göçerlere. Yaylalar onun vazgeçilmez tutkusudur. Engizek yaylasından serin sularla, aşağıdaki Saki Baba’ya selam gönderir. Musolar’dan Ali Oruç Baba muhibbidir. Yol boyunca Hüseyni Tevşi’yi anar ve ağlar. (…) Bir semah eyler, dağlarla taşlarla konuşur, yarenlik eder…” (Agy)

Hakikatçı yaşam ve inanç süreği, kuşkusuz salt yalın köylüler üzerinde değil, politik kişilikler üzerinde de kalıcı izler bırakmıştır.

Halk arasında bir efsane: Elif Ana

Kürtçe’de “Atê Elif” olarak adlandırılan ve “Benim Kâbem insandır” şiarını benimseyen Elif Ana, 1908-1991 yılları arasında yörede yaşamış, yarattığı saygınlık dolayısıyla hakkında en çok şiir yazılan kişidir. Babasının adı İbrahim, annesinin adı Selver’dir. Annesi Selver, Sarız’ın Tavla köyündendir. 1930’lu yıllarda amcasının oğlu Ali ile evlenerek, Pulyanlı köyünde yaşamını sürdürür. Elif Ana’nın yörede büyük bir saygı ve sevgi kazandığı hemen herkesçe kabul edilmektedir. Bugün Pulyanlı köyündeki türbesi tam bir ziyaretgâh niteliğindedir. Günahkâr İsmail, Biçare ve İbrahim Ongan gibi yörenin Hakikatçı ozanları, o hayattayken ya da Hakka yürüdükten sonra hakkında birçok şiirler yazdıkları gibi; Firaz Baran, İsmail Göksungur ve Rojda Yıldırım gibi onu yakından tanıyan politik şahsiyetler de ondan saygıyla söz ederler.

Başta Elif Ana ile Ali Qutê olmak üzere yöre dervişleri üstüne birçok şiir yazan Günahkâr İsmail, Elif Ana’nın Hakka yürümesi üzerine duygularını şu dizelere aktarır:

“Bin dokuz yüz doksan bir senesinde/ Onuncu ayın tam otuzunda/ Elif Ana göçtü dost arasında/ Hak rahmet eyleye dostlar duası// Duyan dostlar bölük bölük geldiler/ Odalara salonlara doldular/ Ağlayarak derin derin daldılar/ Kolay değil ayrılığın acısı// Elif Ana ayrı gayrı bilmezdi/ Ağlayana acır asla gülmezdi/ Ne kadar misafir gelse yılmazdı/ Güler idi artar idi neşesi// Onun için millet onu severdi/ Giden gelen söyler idi överdi/ Çokları da rüyasında görürdü/ Çünkü her insana çoktu saygısı// İmtihan yeridir dünya vefasız/ Geçtiler geçeriz gelen bellisiz/ Doğru çalışanlar kalmaz çaresiz/ Çünkü Mevla bilir kalbin Tanrısı// Elif Ana göçtü eseri kaldı/ Tatlı sözlerinden alanlar aldı/ Bilinmez ki felek nereye saldı/ Bir ismi bir resmi bu hatırası// Günahkâr İsmail yeter uzatma/ Bu acar yaraya gayrı tuz atma/ Deştikçe sızılar düşün dert katma/ Veren alan Hakk’tır sabır çaresi” (İsmail Aktepe: Deyişleri ve Sözleri, Gaziantep- 2006).

Günahkâr İsmail’in Hakka yürümesi üzerine de yöre ozanlarından Feryadî (Mustafa Kaya), onu, ilk ve son dörtlüklerini verdiğimiz şu şiirle anar: “Bizleri bırakıp aniden gittin/ Hoşgörülü, güzel yüzlü güzel dost/ Şad gönlümüzü gam, keder ettin/ Doğru özlü, doğru sözlü, güzel dost// (…) Feryadi biçare ahını çeker/ Ağlar gözlerinden kanlı yaş döker/ Evlenmedin, öylece kaldın bekar/ Hoş baharlı, güzel yüzlü, güzel dost”.

Hakikatçı Âşıklar ve Haydar Bayrak

Bütün hayatı Hakikatçı Aleviliğe ve bu akımın kültürüne hizmetle geçen, bu akımın hemen bütün âşık, ozan ve şairlerini doğrudan tanıyıp bu akımın edebiyat külliyatını toplamaya çalışan, bundan dolayı İçtoroslar bölgesinde Hakikatçı Edebiyat repertuarının bilinmeyen eserlerini yayımlamamıza vesile olan (bkz. Bilinmeyen Şiirleriyle Hakikatçı Şairler/Kürt Bâtıniliğinde Kutsal Metinler içinde, Ank. 2016, s. 237-428) akrabam Haydar Bayrak’ı burada anmadan geçmek olmaz. Üniversiteye başladığım 1965 yılında Ankara’da Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) üye olmama vesile olan; ister köyde ister şehirde, evi her zaman İçtoroslar Oda Kültürü’nün karargâhı konumunda olan akrabam Haydar Bayrak, az da olsa şiir yazıyor ve saz da çalıyordu. Nisan 1981’de kaleme aldığı bir şiiri şöyleydi:

Hak yoluna giden ey güzel yolcu

Yolda engel çoktur aman ha aman

Her önüne geleni sanma ki yolcu

Yüze gülen çoktur aman ha aman

Can gözün açıp da yoluna yürü

Şayet seçemezsen o cömert eri

Kaydırır ayağın nahoşun biri

Nadanla yürüme aman ha aman

Hakikat yoludur çok hüner ister

Güzel olmaz ise seçtiğin dostlar

Yüzünü yırtmasın vurduğun astar

Yazık kumaşına aman ha aman

Sağyardan âdeme hiç kemlik gelmez

Ağyar güzelliğin kadrini bilmez

Sağyarı ağyardan seçmezsen olmaz

Düşürür ağyar seni aman ha aman

Haydar sana senden yakındır güzel

Kavli budur âşıkların ta ezel

Soğuk değen güller oluyor gazel

Solmasın gül yüzün aman ha aman.

Ermişliğin ve kerametlerin

kökeni ve yayılması

Ermişlik, keramet ve kehanet gibi konular, geçmişten beri üzerinde durulan ve sorgulanan konulardır. Bazı iyi niyetli insanlarda 6. his dediğimiz duyumsamanın daha güçlü olduğu bir gerçektir. “Tanrıları ölümsüz insanlar, insanları ölümcül tanrılar” olarak gören bâtıni anlayış, geçmişten devraldığı bir algıyla kuşkusuz buna bir kuram yaratacak ve o yolda yürüyecektir. Anadolu-Mezopotamya coğrafyasında bugün bile kabul gören çeşitli keramet ve kehanetlerin tümünün, inanç kültüründe bir geçmişi vardır. Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın, “Bektaşi Menakıbnâmelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri” dediği şey tam da budur.

Bizde keramet ve kehanet olarak sunulan olguların Batılı ve Doğulu kaynak ve örneklerine geçmeden önce, insanoğlunun buna neden ihtiyaç duyduğunu kısaca irdelemekte yarar var. Öncelikle belirtelim ki, ezilen, hakkı yenen ve kurtuluş umudu arayan insanların her zaman bir olağanüstü kurtarıcı kahramana ihtiyacı vardır. Sözgelimi Aleviler’in geçmişte İran Şiiliğinin de etkisiyle 12. İmam Muhammed Mehdi’ye yüklediği işlev, böylesi bir gereksinmeden doğmuştur. Aralarında 300 yıla yakın zaman bulunan ilk İmam Ali ile son İmam Muhammed Mehdi dahil tüm şahsiyetler öldürülmüşken, Muhammed Mehdi’nin ölmediği ve zamanı gelince ortaya çıkıp haklıları, haksızların elinden kurtaracağına inanılmıştır. Batıni düşüncenin, Yunan felsefesinin ve somut yaşam koşullarının etkisiyle yeni bir içerik kazanan öğretiler, halktan çıkan kimi insanları da kurtarıcı olarak görmüş ve onları “Tanrı, Şah, Mehdi ve Kurtarıcı Xızır” olarak nitelendirmişlerdir.

Egemen güçlerin baskı ve ezinçleri karşısında kurtuluş çabasına girip, bilinen din ulularına sığınan, ancak bu sığınmadan olumlu sonuç alamayan kesimler, kendi içlerinden çıkardıkları kimi insanlara bu işlevi yüklemeye çalışmışlardır. (Bu, bir bakıma Osmanlı padişahlarının da Halifelik zırhına bürünmeleri gibi bir olgudur). Sözgelimi Babailer hareketinde Baba İlyas , Baba İshak ve Hacı Bektaş; Bedreddin eyleminde Şeyh Bedreddin; Şahkulu eyleminde Şahkulu Baba, Şah İsmail eyleminde onun don değiştirmiş şekli olarak ortaya çıkan (Sahte) Şah İsmail; öteki ayaklanmalarda o hareketlerin öncüleri hep böyle görülmüşlerdir. Bu nedenle, Pir Sultan’ın “Mehdi dedem gelse gerek/ Âli divan kursa gerek/ Haksızları kırsa gerek/ İntikamın alsa bir gün” ya da “Muhammed Mehdi’nin hak sancağını/ Çekelim bakalım nic’ola olsun” demesi boşuna değildir…

İslami kesimde olduğu gibi, kimi Aleviler’in de “şifa dağıtma” adı altında bu duyguları istismar ettikleri bir gerçektir. Bunun tipik örneklerinden biri, bir zamanlar Ankara’da ortaya çıkan Zöhre Ana’dır.

Duyageldiğimiz kerametlerin bazıları

1930’lu yıllardan itibaren dünya halk bilimcileri, dini önderlere kutsiyet yüklemek amacıyla, gerçekleştirdiklerini varsaydıkları keramet örneklerini kataloglamış ve numaralandırmışlardır. Bunların tek tek kaynaklarını vermek yerine, başlıklarını vermekle yetiniyoruz. Zaten bunların bir bölümü hemen tanıdık gelecektir:

Timsah sırtında seyahat, aslan veya geyik sırtında seyahat, deve kuşunun sırtında seyahat, ejderha ile savaş, ejderhayı öldürme, yumruğu ile vurarak kayadan su çıkarma, hayvanın insana dönüştürülmesi, insanın hayvana dönüştürülmesi, insanı köpeğe dönüştürme, taşı mücevhere çevirme, suyu kan yapma, azizin nefesi hastayı iyi eder veya konuşamayan adamı konuşturur, azizin sihirle uzakları görüşü, şarabın bala dönüşmesi, ölüyü diriltme, kızı erkek yapma, sağlıklı insanı hasta etme, azizin hastayı iyileştirmesi, azizin körlüğü iyi etmesi, deniz üstünde yürüyen aziz, ateşte yanmayan aziz, duvara binip yürüten aziz…

Sonuç olarak, Hakikatçıların “bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” demesi ne kadar da anlamlı, değil mi?..