Almanya’da yargı 3K’nın gölgesinde

  •  Almanya’da yasalar yeterince açık ve bu haliyle yeterli. Mesele, bu yasaları uygulayan ve özellikle ceza davaları başhakimlerinin, hakimlerinin yüzde 80 oranında erkek olması. Yine aynı şekilde savcıların yüzde 80’i erkek.
  • 2017’deki yasalar halen geçerli ama ilk davadaki başhakim gerek yaşından gerek ataerkil reflekslerinden buna “kasten öldürme” demedi; diğeri dedi. Yani yasalarda problem yok, problem onları uygulayan ataerkil zihniyette.

NİHAL BAYRAM

Almanya’da Dersimli Saray Güven’i katleden Hayrettin Tandoğan hakkında verilen 12 yıl hapis cezası, aile avukatlarının itirazı ve uzun hukuk mücadelesi ardından ‘müebbet’ hapse çevrildi. Dava sürecinde sadece bir hukuki mücadele değil toplumsal önyargı ve erkek egemen zihniyete karşı da büyük bir mücadele verildi. Dava sürecini ve ortaya çıkan davanın avukatlarından Nuray Solak-Akay ve Veysel Akay ile konuştuk.

Çıkan kararın önemli bir başarı ve diğer kadın cinayetleri için “emsal” olacağının altını çizen Av. Nuray, “Üst mahkemeye gidip olumlu sonuçlanan davaların sayısı yüzde 2’dir. Bu başarı bütün davalara umut verebilir” diyor. Almanya gibi en ileri hukuk sisteminin olduğu ülkelerde dahi ‘erkek egemen’ kültür yapısının mahkemelerde etkili olduğunu vurgulayan Av. Veysel Akay da, “Almanya’dayız diye kimse yasal düzenlemelerin kadının özgürlüğüne, onun desteklenmesi ve güçlenmesine, önünü açmaya yönelik düzenlemeler olduğu yanılgısına kapılmasın” diyerek, Almanya’da halen 3K denilen (Kirche-Küche-Kinder) zihniyetinin varlık göstermeye devam ettiğini belirtiyor.

Dava avukatları ile dava özelinde Almanya’da kadın cinayetleri, yasaların yeterliliği, yargının tutumu, bu tür davalardaki toplumsal baskı gibi birçok konuyu masaya yatırdık.

Mahkemeye sunduğunuz belgelerden de anladığımız üzere Saray Güven cinayeti önceden planlanmış bir kadın cinayeti. Sizler davayı üstlenme nedeninizi bize anlatabilir misiniz?

Nuray Solak-Akay: Ben en başta bir kadın cinayeti olduğu ve Saray Güven hunharca katledildiği için bu davada onun sesi olmak istedim. Bir kadın olarak bir kızkardeş hissiyatıyla yaklaştım. Ben böyle bir şey yaşamış olsaydım her şeyin açığa çıkmasını isteyen bir ablanın yerine koydum kendimi.

Veysel Akay: Öncelikle tabii ki insan haklarını her şeyin üzerinde tuttuğumuz için davayı üstlendik. Bununla birlikte ikimiz de içinde yaşadığımız toplumun çelişkilerine hakimiz. Dolayısıyla hem Kürt hem de Türk toplumu içinde meydana gelen sosyal, siyasal çelişkilerin de tarafıyız. Ve biz biliyoruz ki bu cinayet sadece Saray Güven’e karşı işlenmedi, onun şahsında insanlığın öldürüldüğünü düşünüyoruz. Yani bu davada hem Saray’ın ailesinin ve sevenlerinin yaşadığı acıları göz önünde bulundurarak hem de kendi acılarımızı katarak taraf olduk bu davaya. Bunu mücadelenin bir devamı olarak gördük ve bu nedenle üstlendik.

Bize davanın seyrini anlatabilir misiniz? Bu süreçte mahkemenin, Alman basınının ve özellikle kadın örgütlerinin tutumu nasıldı?

N.S: Bu dava, bu cinayet Alman basınında çok fazla  yankı uyandırmadı ne yazık ki. Basın bunu ilk etapta bir cinayet olarak değerlendirdi. Kadın örgütlerinin yaptıkları eylemler sayesinde kadın cinayeti olduğuna dair haberler yapılmaya başlandı. Eylemlerin mahkeme heyeti üzerinde bir etkisi olmadı ancak kuşkusuz cinayetin teşhir edilmesinde çok faydası oldu. Eğer bu eylemlilikler olmasaydı bu davaya sadece kriminal bir olay gözüyle bakılacaktı.

Mahkeme heyetinin tutumuna gelince… Yaşlı bir başhakim vardı heyet içerisinde. Duruşmanın bütün hattını o belirledi zaten. Başhakim olduğu için durum anlaşılabilir; fakat gerek yaşından gerekse ataerkil reflekslerinden dolayı o başhakim bu davaya farklı gözle baktı. Haliyle bu tutumu davanın seyrine yansıdı. Başhakimin bu bakış açısıyla verdiği yanlış karara itiraz ettik. Dava Yargıtay’dan geri dönüp ikinci kez görüldüğünde ise daha genç, sosyolojik olarak çağın gereklerine ve anlayışına daha uygun bir hakim mahkeme heyeti içerisinde yer aldığı için davanın seyri de değişti.

V.A: Nuray’ın da belirttiği gibi ilk duruşmada başhakim, sanki kurban ile katili birlikte değerlendiren, katili de koruyan bir tutum içerisindeydi. İçinde yaşadığımız ataerkil toplumun, kültürün sanki mahkeme heyeti üzerinde de etkisi vardı.

Peki verilen karara itirazınız nelere dayandı?

N.S: İtirazda iki temel nokta vardı. Birincisi Saray’ın midesinde bulunan Kloseptin ilacı doğru şekilde araştırılmamıştı. Kendisine reçeteyle yazılmamış bir ilaç vücudunda neden bulunuyor -bu ilaç katil üzerine yazılı bir ilaçtı-, bu durum neden araştırılmıyordu? Saray’ın üzerinde hiçbir şey, -kıyafeti ya da başka bir şey- neden hiçbir şekilde incelenmiyordu? Son derece üstünkörü bir araştırma yapılmıştı, buna itiraz ettik.

İkincisi ise, katil Hayrettin Tandoğan, Saray’ı öldürmeden önce onu takibe alıyor. Bu takip süreci hiçbir şekilde davaya yansımıyor. Takip nedeni sorulduğunda ise Saray’a iftira atarak onu itham ediyor. “Sen başka erkeklerle ilişkiye giriyorsun,” deyip bunu bir kıskançlık bahanesi gibi göstermeye çalışıyor. Mahkeme kayıtlarında da izledik bunu. Ama bu iftirasının bile hiçbir dayanağı yok. Biz de bu öfkeli hal ve iftiralarıyla Saray’ı itham ettiğini ve bundan dolayı onu öldürdüğünü belirterek itirazımızı gerekçelendirdik.

V.A: Bu tür ağır ceza davalarında öncelikli olarak mahkeme heyetleri söz konusu cinayete yönelik en ağır cezayı verme üzerinden hareket ederler. Olması gereken bu. Fakat mahkeme bu doğrultuda hareket etmemeyi tercih etti. Dolayısıyla mahkeme heyeti katilin davranışlarıyla, ona bu cinayeti işleten sebepleri bütün taleplerimize rağmen ciddiye almadı, eksik inceledi ve adeta katilin lehine olabilecek olan hususları göz önünde bulundurarak birinci aşamada davayı sonuçlandırdı. Bu aslında hukuki bir hatadır. Zaten böyle olduğu için biz haklı nedenlerle bunu bir üst mahkemeye, temyiz mahkemesine götürdük. Üst mahkeme bizim itirazımızı haklı bularak tüm taleplerimizi  kabul etti.

Kadın cinayetleriyle ilgili davalar söz konusu olduğunda Almanya’daki yasaları yeterli görüyor musunuz?

N.S: Yasalar aslında yeterince açık ve bu haliyle bile yeterli. Mesele bu yasaları uygulayan, özellikle ceza davaları hakimlerinin yüzde 80 oranında erkek olması. Aynı şekilde savcıların da yüzde 80’i erkek. Ve bir de yaş faktörü var. Örneğin ilk davadaki başhakim 60 yaşın üzerindeydi ve işte düşünün, bizim yaşlılarımız kadına nasıl bakıyor? Kadınlar onların gözünde hâlâ erkeğin mülkü. İlk başhakim de tıpkı böyle yaklaşıyordu. İkinci davadaki ise bambaşka bir nesil ve bambaşka bir sosyolojik öğretidendi. 2017’deki yasalar halen geçerli ama işte o zamanki hakim buna kasten öldürme demedi, diğeri dedi. Demem o ki yasalarda problem yok, problem onları uygulayan ataerkil zihniyette.

V.A: Almanya’daki hukuk sistemi dünyanın en ileri hukuk sistemlerinden birisi aslında. Ancak Nuray’ın dediği gibi bu yasaları uygulayan çoğunlukla ataerkil zihniyetler zaten. Yani Almanya’dayız diye kimse yasal düzenlemelerin kadının özgürlüğüne, onun desteklenmesi ve güçlenmesine, önünü açmaya yönelik düzenlemeler olduğu yanılgısına kapılmasın. Sonuçta aile kurumu, özel mülkiyet, çocuk ve kadınlar halen aynı zihniyetle yargılanıyor. Almanya’da halen gerici zihniyete göre 3K dediğimiz (Kirche-Küche-Kinder) yani Kilise-Mutfak-Çocuklar olarak bilinen zihniyet kadınların tepesine çökmüş durumda. Bu bakış açısının günümüzde sönümlendiğini, yok edildiğini kimse iddia edemez. Dolayısıyla bu erkek egemen kültür yapısı mahkeme uygulayıcılarını da etkiliyor.

Almanya’da kadına yönelik şiddet  istatistikleri bize ne söylüyor?

V.A: Almanya homojen bir ülke değil. Nüfusun sekizde biri göçmenlerden oluşuyor. Bundan dolayı özellikle İslami toplulukların geldikleri ülkelerden dolayı son derece geride olduklarını söylemek mümkün. Özellikle salgın günleri Almanya’da genel olarak toplumsal gerçeklikleri daha da görünür kıldı. Salgın, kadının ve erkeğin aynı şekilde evde kalması gerektiğinde erkeğin kadın karşısında –Alman da olsa, Kürt de olsa, Türk de olsa– nasıl canavarlaşacağını gösterdi. Ki boşanma, ayrılma olaylarının da günümüzde artış göstermesini bu eşitsizliğe, şiddete bağlayabiliriz. Erkek egemen kültürün insanın zihnine nasıl işlediğini, bunun ortadan kaldırılmasının sadece bir hukuki sorun olmadığını, aynı zamanda bir özgürlük sorunu olduğunu, siyasal mücadele sorunu olduğunu bize gösteriyor.

Saray Güven davasında elde ettiğiniz başarı sizce bundan sonraki davalara, duruşmalara temsil olur mu?

N.S: Kesinlikle. Bakın, Almanya’da Federal Üst Mahkeme’ye (Bundesgerichtshof) bizim dava gibi gidip başarılı şekilde geri dönen davaların sayısı sadece yüzde ikidir. Bu başarımız bütün davalara umut verebilir.

Fakat şunu da vurgulamak istiyorum; aile bu davada çok yıpranmıştı. Dava öncesi, dava görülürken, dava  sonrası ailenin çok üzerine gidildi. “Siz niye böyle yaptınız, niye böyle yapmadınız?” sorularla aileyi yıprattılar. Bu baskı altında Saray’ın ablası, kızları, eşi gelip orada ifade verdiler. Ve gerçekten dava bittikten sonra ben kendim oturup vekilim olan ablası ile itiraz edelim mi etmeyelim mi konusunda uzun uzun konuştum. Aile o baskıdan o kadar yorulmuştu ki, itiraz etmeye dahi güçleri yoktu. O kadar umutsuzluğa kapılmışlardı. Oturup uzun uzun anlattım, cesaret ve umut verdim onlara, ikna ettim.

Kadınlar çekinmesin, konuşsun

Dava sürecini takip eden ve şu an bu röportajı okuyanlar için, bu tür davalarla ilgili ne söylemek istersiniz?

N.S: Öncelikle, kadınlar erkeklerden baskı ve şiddet gördüklerinde çekinmesinler. “Acaba ailem ne der?”, “Çocuklarım var” gibi endişelerle susmasınlar. Yalnız değiller çünkü, bunu hiçbir zaman unutmasınlar. Eğer kadın ailesine açılamıyor ise mutlaka avukatına açılsın. Bir kadın ailesine anlatamadıklarını bir avukata ya da bir psikologa anlatabilmeli. Davayı gözlemleyen okurlarımız, yani toplumun üyesi olanlar ise kadınları yargılamasınlar. Evlilik dışı bir ilişkisi olmuş, olmamış, şunu yapmış, bunu yapmış… Bunlar önemli değil. Önemli olan bir insanın hayatının elinden alınması. Bir sistem var ve kadınların hayatlatına kast ediyor. İşte bu ataerkil sisteme karşı birlik olup, ona karşı beraber mücadele etmek zorundayız.

Tüm erkeklere tutulmuş bir ayna

V.A: Katil, Kürt bir erkek. Okurlarımız özellikle Kürdistan’daki 40 yıllık süren mücadelenin geldiği aşamada öncelikle mücadelenin en temel kazanımının kadın-erkek eşitliği olduğunun bilincinde. Fakat bunları tek tek insanların bilincine varmasının insana yüklediği bir takım sorumluluklar olacaktır. Katilin bir özelliği daha vardı. Kürt kurumlarına rahatlıkla girip çıkabilen biriydi. Kürt toplumu bu katilleri Sakine Cansızların acısında da gördü. Düşünün, bu katil o kadar rahat ve güvende hissediyor ki, cinayetten sonra bile Fransa’ya kaçıp Kürt kurumuna girip çıkıyor. Cinayetten önce ise Frankfurt ve çevresinde benzer kriminal ve kadınlara karşı benzer ahlaki suçlar işliyor ve rahatsız edici davranışlarda bulunuyor. Frankfurt kurumumuzun yönetimi katili uzaklaştırıyor, fakat kamuoyunda teşhir etmiyorlar. İnsanlarımızın, okurlarımızın Kürt toplumunun 40 yıllık mücadelesine sahip çıkarak kendi otokontrol mekanizmalarını devreye sokması gerekiyor. Toplumun bilinci bu tür suçluları, bu tür katilleri zamanında teşhir etmeli ve önlemlerini almayı da sorumluluk olarak bilmelidir.

Saray Güven cinayeti biz erkeklere, Kürt toplumundaki bütün erkeklere tutulmuş bir aynadır. Ve her Kürt erkeği Saray Güven aynasında kendisine bakabilmelidir. Okurlarımızın bu bilinçle hareket etmelerini diliyorum. Hırsızlığın suç olduğunun hangi maddede yazdığını kimse bilmez; ama suç olduğunu bilir. Kadınlara karşı işlenen suçlar için de aynı bilinçte olmak gerekiyor. Hangi maddede yazdığını bilmesinler ama suç olduğunu bilsinler. Bilsinler ki en az hırsızlık gibi, suç olarak kazınsın zihinlere.

Ne olmuştu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde yaşayan 3 çocuk annesi Saray Güven (47), 20 Ağustos 2017’de çalıştığı işyerinden iş mesaisi bittikten sonra yolda çocuklarını arayarak eve geleceğini söylemiş, ancak bir daha kendisine ulaşılamamıştı. Polis, Güven’le birlikte en son Frankfurt yakınlarında görülen Hayrettin Tandoğan’ı (54), akibetiyle ilgili olduğu gerekçesiyle, izini kaybettirmek için gittiği Fransa’nın Strasbourg yakınlarındaki Colmar kentinde yakalamıştı.

Güven’in cansız bedeni, 1 Eylül 2017’de Münster yakınlarındaki Dieburg’ta, ormanlık bir alanda köpeğini gezdiren bir avcı tarafından bulunmuştu. Yapılan ceset incelemesinde, Güven’in ilaçla etkisiz hale getirilip tecavüz edildikten sonra boğularak katledildiği tespit edilmişti.

Bir yıl süren davada önce inkar yoluna başvuran Tandoğan, 22 Ağustosta görülen duruşmasında suçunu itiraf etmesi üzerine, ‘plansız öldürme’ suçlamasıyla temyiz yolu açık olmak üzere 12 yıl hapis cezası almıştı.

Saray Güven’in avukatları ise verilen cezanın yetersiz olduğu ve ‘plansız’ değil kasten öldürdüğü gerekçesiyle Federal Yüksek Mahkemesi’ne itirazda bulundu. İtirazı değerlendiren Yüksek Mahkeme, davanın yeniden görülmesine hükmetti.

20 Mayıs 2020’de Darmstadt Eyalet Mahkemesi’nde yeniden görülen dava sonucunda Hayrettin Tandoğan, ‘kasten cinayet’ suçundan müebbet hapisle cezalandırıldı.