‘At pazarlığı’

Alış-verişte pazarlık, "şark" kültüründe çekişme, karşılıklı restleşme ritüelidir. Satış için, piyasaya sürülmüş malın fiyatı konusunda, satıcının "üçten aşağı olmaz", alıcının da "birden fazlasını vermem" diye çekişe çekişe sonunda, ortada bir fiyatta uzlaşması…

Kapitalizmin rekabet kanunu, pazarlığı "etiket" icadıyla ortadan kaldırdı, ama dünyada kıtlığı çekilen bazı mal ve hizmetler için, hala geçerlidir:

Mesela, at piyasasında…

Sabır tüketen at pazarlığı, çağımızda, Türk tipi diplomasisini çağrıştıran ritüel de oldu: Ayıplı, "istediğimi vermezsen karşı tarafa giderim" şantajının adı. Ama ne yapacaksınız ki, ayıp kimilerinin hayatında ihtiyar, dahası görülmemiş dehadır.

İkinci Dünya savaşı yıllarında, "ileri-geri" dansı, günü idare etme figürleriydi. Hitler’e krom satıp para kazanma, karşı tarafa da giderim ha deme şantajı…

Savaştan sonra, çok partili sisteme geçme, Birleşmiş Milleteler’e, ardından NATO’ya katılma, 1950’de Kore savaşına dalma, bunların hepsi kendini güvenceye alma ve Amerika’dan yardım almak içindi.

Ama sanki kendi yurttaşına gün yüzü göstermiş gibi, bu taklaları bizlere "özgürlük ve barışa katkı" hapı olarak yutturuyor, gerçek yüzünü gösteren ters taklarla da, "fiyatımı verene giderim" diyor ve fırsatçılık üzere şantaja yelken açıyordu. Bu kendini yılan kadar zeki sanıp ikili oyunlara girişmeydi. Ancak, soğuk savaş yıllarında, hesaplayamadığı kötü kaderin tecellisi olarak başına belalar dolanıyordu.

Başbakan Menderes, Amerikan yardımı azalınca, yönünü Moskova’ya dönmüş, yolun yarısında devrilip, asılmıştı. Başbakan İnönü, 1964 yılında, Amerika’ya rağmen Kıbrıs’ı işgale kalkışınca, usulüne uygun biçimde koltuktan indirilmiş, Demirel ise, Moskova’dan sunta, demir-çelik, aliminyum fabrikalarını ithalden sonra asılmamış ama darbelenmişti.

Tarih sayfalarını hızla atlayıp, yakına gelirsek:

"Dost ve kardeş Irak" diktatörlüğü, 1988’de, "ortak düşman Kürtleri" kırıyor, TC de sınırda ön keserek, Saddam’a yardımcı oluyordu. Saddam, 16 Mart günü, Halepçe’ye zehir bulutları serpince, Kürtler tilkilerin hücumuna uğramış keklik yavruları gibi, can derdiyle dört bir yana savrulmuş, bir kısmı da Türk sınırına yığılmıştı.

Başbakan Özal, sınıra namlular yığmış, dikenli tellere atılanları dipçikleyip süngü ucuyla geriye itmiş, Saddam rejimi de insan kırmaya devam etmişti.

Birleşmiş Milletler, "insaniyet namına" sınırın açılmasını isteyince Özal, para diye tutturmuş ve "at pazarlığı" başlamıştı. Özal, istediğini alınca sınırdaki barikat aralanmıştı.

Özal, para karşılığında kurtarıcıydı. Ancak, olay, o günden beri, Türk resmi söleminde "tarihi iyilik" olarak, Kürtlerin yüzüne vurulmaktadır.

Öylesine bir iyilikti ki, Türk devleti, Birleşmiş Milletlerde, Saddam’ı suçsuz, zehir bombalarını yok gösteren başlıca ülkelerden biri, ancak, "at pazarlığı" kavramı henüz ortada yoktu.

Amerika, 2003’de Saddam’ı silah zoruyla, tarihten ayıklamaya hazırlandığında, AKP bir yıllık iktidardı. İktidarını borçlu olduğu Amerika ile balayı kıvamı gülücüklüydü.

Amerika, NATO üyesi de olan TC’den yardım istediğinde, görüşmeye hazır olduğunu bildirdi. Çünkü paraya sıkışık, eli dardaydı. Savaş, "ayağına gelmiş fırsat"tı.

Fırsatı değerlendırmek üzere, üs kirası, vereceği personelin her türlü masraf ve maaşına, ek olarak ülke kalkınmasına katkı istiyordu, AKP iktidarı. Pazarlıklar başladı.

Washington’daki pazarlığın son oturumuna, Amerikan Başkanı Bush da katılmıştı. Karşısında Türk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ile Ekonomi Bakanı Ali Babacan oturuyordu. Türkler, Saddam’dan sonra Kürdistan’ın kendi kontrollerine verilmesi ve para isteminde israrlıydı. Bush ise Kürdistan’ı peş-keş çekmeye yanaşmıyor, istenilen para miktarını da, kabul edilemez görüyordu.

Türk Dışişleri Bakanı, bunun üzerine, "cebi dolu, gözü tok asilzade" havasına bürünüp, "Sayın Başkan, biz buraya para pazarlığına gelmedik, savaşı ve bölgenin geleceğini konuşmaya geldik" deyince, Amerikan Başkanı şu cevabı veriyordu:

"Bana bakın, ben Teksaslıyım. Bizim orada, büyük at pazarları kurulur. Pazarda büyük pazarlıklar olur. O pazarda, kim ‘para önemli değil, ata bakalım’ derse, bilin ki, bunu diyen kişi karşı tarafı çırılçıplak edene kadar soyar."

Pazarlık, bu söz üzerine değil, ama daha sonra boşlukla bitmiş, sonuçta AKP iktidarı da, misilleme olarak, Amerikan askerlerinin geçişine izin veren tezkerenin parlamentodan geçişini engellemiş, ilişkiler sarpa sarmış, Recep Erdoğan’ın "halı altına sürülme" halleri tartışmaya açılmıştı. O günden sonra, geride, diplomaside dara düşene dayatılan fırsatçılığı, şantajın dans figürlerini tanımlayan "at pazarlığı" deyimi kaldı. 

Diplomasi gergefi, AKP sayesinde, günümüzde yeni figürler dokuyor.

Mesela, TC NATO üyesidir. NATO, İslami terör çetesi IŞİD’le savaş halindedir. Fakat, bütün orduları ve topraklarıyla NATO’nun emrinde olması gereken TC, IŞİD’ın üssü ve ikmal merkezi. 

Vastandaşlarının kırımını bile yasaklarla örtüyor. Vatandaşları için tanımadığı hukuku, IŞİD katillerine örtü yapıyor.

Reklam kampanyasıyla TC’ye çekilen Suriyeliler, bir merkezden yol verilmiş, bir anda Avrupa kapılarına yığılmıştır. Avrupa denizden ve karadan, milyonların akını altında.

Recep Erdoğan’a övgü eşliğinde ricalar fayda vermeyince yeni at pazarlığı kuruldu. Pazarlığın efendisi Erdoğan, alacağı paranın karşılığında göçü kitleyecek…

Amerika ve Avrupa, NATO demektir. NATO, şimdiye kadar emir dışına çıkan hiç bir ortağını affetmedi. Saddam ve Kaddafi’nin de tepesine bindi. 

Yoksa, "halı altına süpürme" süreci olgunlaşmadıysa bile, IŞİD yandaşlığı ve at pazarlığı çirkinliğine rağmen TC’nin NATO üyeliği devam eder mi dersiniz?