Ateşkes ve çözüm

Putin-Erdoğan görüşmesiyle imzalanan ateşkes her şeye rağmen olumlu bir hava yarattı. Herhalde Meriç boylarına ve Ege Denizine vuran mülteci akını en azından kısmen durur-durdurulur artık. Eğer Türkiye devleti planlı göç organizasyonunu durdurursa göçler kontrol altına alınabilir. Çünkü göçertme, insansızlaştırma ve zorunlu iskanlarla nüfusu zorla değiştirme bir devlet politikasıdır.

Şunu da hemen belirtelim ki tarih boyunca insanlar kendilerini güvensiz hissettikleri anda göçler başlamıştır. Güvensizliğin nedeni savaş, ekonomik, ekolojik, siyasi, dini, doğal afetler vd. olabilir. Bu hiç önemli değildir. Göç bu insanların en doğal hakkıdır. Bu nedenle ABD ve AB devletlerinin göçü engellemek için başvurdukları insanlık dışı yöntemler asla kabul edilemez. Ama bütün sorun bu mu? Sorun bu göçe neden olan şartlar ve bu şartların düzeltilmesidir.

Daha önce diğer çatışmalarda imzalanan birçok ateşkes ve anlaşma barışı sağlamadı, bir çözüm üretemedi. Sadece savaşı ertelemiş oldu. Son ateşkesin de akıbeti aynı olabilir. Çünkü bu çatışmalar birçok birikmiş sorunun sonucunda gelişti ve halen bu sorunların hiç biri çözülmüş değil. Tersine dış müdahalelerle her gün daha da büyüyor.

Bölgede yüz yılı aşkın zamandır süregelen çekişme ve paylaşım kavgaları her alanda sürüyor. Filistin-İsrail çatışmalarında onlarca kez ateşkes imzalanmasına rağmen arpa boyu yol alınabilmiş değil. Bu sorun pamuk ateşi gibi içten içe yanmaya devam ediyor.

Kıbrıs anlaşmalarının hiç birisi yürümedi.

Libya üzerindeki çatışmalar hiç de bitecek gibi görünmüyor.

Dünyanın diğer yerlerindeki potansiyel çatışma bölgelerini hiç saymıyoruz.

Bu sorunlara siyasi yollarla çözüm bulunmadıkça çatışmalar ve sonuç olarak göçler sürecek demektir. Zaten sorunları çözmeye niyeti olmayan siyasetçilerin ürettiği “Terörle birlikte yaşamaya alışmalıyız” sözü de bunu amaçlıyor. “Terörle birlikte” yaşamaya alışacaksak bu göçlere de alışmalıyız. Çünkü savaş, salgın hastalık, doğal afet gibi durumlarda göç etmek ve iltica tüm insanların temel hakkıdır.

Bugün bölgedeki kargaşanın ve savaşın nedenlerinin başında Kürt ve Kürdistan sorunu gelmektedir. Kürdistan’ın dörde bölünüp parçalanmasından beri halkın köleliğe ve sömürgeciliğe karşı direnişi ve mücadelesi sürmektedir. Bazen kanlı biçimde bastırılmış olsa da halk teslim olmamış ve ilk fırsatta yeniden ayaklanmıştır.

Bu güne kadar süren bunca direnişe rağmen Kürdistan’daki işgal, zulüm ve göçertmenin hala sürmesi, sömürgeci devletlerin ırkçı, soykırımcı zihniyeti sürdürmesi çözümü engellemektedir. Bu sorun demokratik yollarla çözülmedikçe bölgede diğer sorunların çözülmesi, kalıcı barışın sağlanması da olanaksızdır.

Türkiye’nin bütün temel politikalarına olduğu gibi Suriye politikasına da yön veren Kürt sorunu olmuştur. Erdoğan yıllardır açıkça ilan etmiştir ki, esas hedefi Rojava’daki Kürt kazanımlarıdır. Buradaki Kürt kazanımlarını inkar, işgal ve soykırımla ezmektir. Efrîn işgaliyle başlayan ve Cerablus’a kadar uzanan işgal bölgesini bütün Rojava’ya ve gücü yeterse Kerkük Musul’a kadar yaymak istediğini defalarca ilan etmiştir. Erdoğan Kürtlerle her türlü diyalog ve siyasi çözüm arayışını reddetmektedir. Zaten Rojava işgali ve Suriye’de içine düştüğü durum da bu dar kafasının bir sonucudur.

Bu kafayla işgal ettiği Rojava’da ağır kayıplar vermesine rağmen diyalogdan kaçınmaktadır. Dünyanın her yerinde parlamentolar Kürt sorununu görüşüyor ama TBMM görüşmüyor. Erdoğan Türkiye’si Suriye ile Rusya aracılığıyla, Kürtlerle Amerika aracılığıyla ve onların kontrolünde görüşmeyi tercih ediyor. Bu şartlarda Sayın Öcalan’ın son görüşmedeki mesajına dikkat etmek gerekiyor:

“Şimdi şunu size izah ediyorum. Eğer bölgede siz bir güç olamazsanız, bak Türkiye’de iki ayaklı bir masa var. Sizin oluşumlarınızın içerisinde sol hareketler de var. Ağırlıklı olarak Kürtler var. Diğer halklar da var. Siz de bir ayak olmak zorundasınız. Orada güç olacaksınız. Masa üç ayaklı olursa düşmez.”