‘Ayrıntıyla’ ilgili zorunlu açıklama

Bir yazımda “komünist belediye başkanı” Maçoğlu’nun Dersim Belediye başkanlığına aday oluşunu eleştirmiştim.

Nedeni ise bu arkadaşın “TKP’li” olduğunu sanmamdı. Açıkçası hakkında hiç bir bilgim olmadığı için, biyografisinde „TKP’den aday olarak“ seçilmiş olduğuna dair bilgiyi esas almıştım.

Öyle olunca, her ne kadar onu geçen yerel seçimlerde aday gösteren “TKP”nin bizim “tarihi TKP’yle” ilgisi olmadığını biliyor olsam da, “TKP” adını alarak yine de bizim TKP’yle ortak bir geleneği paylaştığından hareketle, bu “TKP’li Dersim Belediye Başkanı adayına” bu “ortaklık” adına eleştirel bir tavsiyede bulunmuştum. “Aday olacaksan önce Nurhayat Altun’a, DBP’ye, seçmene danışmalı, ardından HDP’ye adaylık için başvurmalısın, onun da kararına saygı duymalısın” gibi bir şey demiştim.

Meğer bu arkadaşın “TKP’yle” bir ilgisi yokmuş. Maoist gelenekten gelen bir arkadaşmış.

Böyle olunca benim “tavsiyemin” de hiç bir anlamı olmuyor. Şahsen bu gelenekten gelen hiç kimseye şimdiye kadar “tavsiyede” bulunmadım. Hem bir işe yaramaz diye düşünüyorum, hem de aramızda böyle bir “karşılıklı tavsiye” ilişkisi yok. Ne ben onların “tavsiyesini” dinlerim, ne de onlar benim “tavsiyemi” dinler. Aramızda diyalog olacaksa, bu “ideolojik mücadele” alanına girer. İşe yarayacaksa onu da yaparız.

Ama daha da önemlisi Maçoğlu’nun mensubu olduğu çevrenin Kürt Özgürlük Hareketiyle bir “ittifak” ilişkisi var. Onu aday gösteren “TKP” ise başka telden çalanların örgütü. Bu durumda Maçoğlu’nun “adaylığı” bizim “Ortak TKP’lilik” geleneğinin bir sorunu değil. “İttifakın” bir sorunu ve bu durumda bir gazeteci olarak benim ilgi alanımın dışında kalıyor. Maçoğlu’na bir “tavsiyede” bulunacaksa, bu “ittifak” bulunur. Tartışırlar sorun çözülür ya da çözülmez. Çözülmezse bizler de görüşümüzü söyleriz.

Yani anlayacağınız, “ortak gelenekten” sandığım Maçoğlu’na “tavsiyemi” geri almış oluyorum.

“Ortak gelenek” deyince, bu arkadaşın bağlı olduğu grubun bu “gelenekle” ilgili eleştiri yazısına ister istemez değinmem gerekiyor. Özeti şu: İbrahim Kaypakkaya Kürt sorununda doğru saptamalarda bulunmuş, ancak yıllarca yönetiminde çalıştığım TKP ise bu konuda Kemalizmin etkisinde kalmış. “Sözde gazeteci” denerek bu “analize” beni de katmışlar.

Düzeltmeliyim: Kemalizmin etkisinde kalan eski kuşak pek çok TKP yöneticisi olabilir, vardır da. Fakat TKP esas olarak Komintern’in “etkisi” altında kalan ve kalmak zorunda olan bir partiydi. TKP tüzüğünde “TKP Komünist Enternasyonal’in Türkiye seksiyonudur” diye yazılıydı vaktiyle.

Şeyh Sait ve Dersim isyanları esnasında Komintern’in Yürütme Komitesi’nde Stalin’le birlikte Mao Zedung’un bulunduğunu da not etmeliyim. Her iki isyanla ilgili TKP’nin o yıllardaki tutumunu Komintern’in yaklaşımlarından ayrı olarak ele alanlar yanılır. Komintern’in Kemalist rejim karşısında çelişkili eğilimlere sahip olduğu biliniyor. Ancak Sovyetler Birliği çok uzun bir dönem boyunca Kemalist rejimle yakın ilişkiler içinde olmuş ve bu da TKP’nin o dönemler boyunca izlediği politikaları belirlemiştir.

İbrahim Kaypakkaya’ya gelince… Daha sonraki döneminde yollarımız ayrılmış olmakla birlikte, FKF İstanbul Sekreterliğinde benim politik arkadaşımdı ve aynı zamanda bir kaç yıl boyunca kişisel arkadaşlarımdan biriydi.

Elbette bu ilişki nedeniyle hiç kimse Kaypakkaya”yı, sonraki jargonla söyleyecek olursam, “sosyal faşizmle” ilişkilendirmeyi aklından bile geçiremez.

Söz konusu grubun eleştiri yazısını okuyanlar, beni Şeyh Sait isyanı döneminde TKP yönetiminde sanabilir. Buna benzer garip durumlarla çok karşılaşmışımdır. Bir defasında İkinci Dünya Savaşı’ndan söz ettiğim sırada bir dinleyici, “hocam o sırada siz hangi cephedeydiniz?” diye sormuştu. “Voronej cephesi” diyecektim de kendimi tutmuştum.

Böyle tarihsel karışıklıklar her zaman olabiliyor. Bir dini bütün katoliğin yakaladığı Yahudi Hahamını “İsa’yı çarmıha germekle” suçlaması sık anlatılan bir fıkradır.

Elbette tarihe eleştirel yaklaşım önemlidir. O tarihin hangi anında yaşarsa yaşasın, her birimizin bu tarihle ilgili özeleştirel bir tutum içinde olmamız da zorunludur. Ama bu özeleştirinin lafla değil, eylemle desteklenmesi ise, devrimci özeleştiriyi “Hıristiyan günah çıkarma” ritüelinden ayıran en önemli ilkesel yaklaşımdır.

Günümüzde eski TKP’li nice yoldaşımız, kimisi HDP saflarında yer alarak, kimisi Kürt halkının mücadelesini aktif destekleyerek bu özeleştiri sürecini yaşıyor. Aynı zamanda TİKKO saflarında yer alan nice devrimci de aynı yolda “ilkesel özeleştiri” sürecinde mücadeleyi sürdürüyor.

Esas olan budur ve Maçoğlu’nun adaylığı şu savaş sürecinde yalnızca basit bir ayrıntıdır. “Nasıl bir ayrıntıdır”? Buna halk karar verecektir.