Barış sürecine dair

Abdullah Öcalan’ın 2013 Diyarbakır Newroz’unda yapmış olduğu açıklamayla belirginleşen ‘Barış Süreci’ boyunca ve sonrasında bütün gazetelerde okuduğumuz, bütün televizyon kanallarında dinlediğimiz, hep seyirlik bir tür dedektiflik oyunu oldu. Açıklamanın tonu, İslam çatısı vurgusu, sonra arkasından İsrail’in Türkiye’den özür dilemesi ve bu özrün hemen ardından da ünlü Golan tepelerine saldırısı… Başta, ipuçları (!) bunlardı ve bizden istenen de bir tür dedektif rolüne soyunup, bu ipuçlarından hareketle genel resmi okumaya kalkışmaktı. Zaman ilerledi; olaylar değişti, ipuçları başkalaştı, fakat bu mekanizma hep yerli yerinde durdu.

Örneğin kimi Aleviler, Alevilik adına hareket ettikleri düşüncesiyle, bu süreci, Yavuz Selim/İdris-i Bitlisî anlaşmasının bir tekrarı gibi görmek istediler. Kimi sekülerler, özellikle de Öcalan’ın bir tür ortak çatı olarak İslam’a yönelik kültürel vurgusu nedeniyle bu süreci Osmanlılaşma biçiminde okudular; üstelik zihinlerindeki Osmanlı imgesinin Osmanlı’yla uzaktan yakından alakası da yokken. Ama yine de bir tür Osmanlılaşma kâbusunun derinlerinden Türkiye’yi uyandırmaya yönelik son çağrılar da gerçekte Kürt Hareketinden geliyordu. Açıkça söylemek gerekiyor: Siyasallaşamamış hiçbir önerme ‘bilgi’ statüsüne sahip olamaz. Ancak tuhaf bir biçimde, kibirden vazgeçemedikleri için bilgiden vazgeçiyorlardı. Eh, en nihayetinde ergen bilinç: Her şeyin merkezinde ben duruyorsam, her şey bana karşı olup bitmektedir!

Modern düşünceyi tarifleyen temel nitelik özneye, dolayısıyla da ‘Ben’e yaptığı vurgudur. Elbette temel siyasal düzenlemeler de buna eşlik edecek, modern siyasetin temellerinden biri ‘birey’ olacaktı. Devletler, egemen oldukları topraklarda, en azından spekülatif düzeyde, kolektif kimlikleri değil, hukuksal bir statüye sahip olduğu varsayılan bireyleri esas alacaklardı, görünüşte de olsa. ‘Halk’ kavramındaki Antik Yunan’dan kalma belirsizliğe (demos, hem siyasetin meşruiyet kaynağıydı hem de aristokratların yanı sıra ve onlarla gerilim içinde varolan bir grubun adıydı) bir belirsizlik daha ekleniyor; ‘Halk’ hem bir yekûna hem de tikel bireylere işaret etmeye başlayan bir terim halini alıyordu. Böylelikle kolektif kimliklerin parçalanması, kolektif kimliğin artıklarının ‘bireyleştirilmesi’ oyunuyla tamamlanıyordu. Yani etnik milliyetçiliğin en alasını devlet yaptığı halde, bunu eşyanın tabiatından gibi sunuyor ve doğrusu özellikle de Kemalist milliyetçilere sanki milliyetçilik yapmıyorlarmışçasına bir zemin de veriyordu. “Ay, benim için hiç önemli değil etnik köken!” Neden önemli olsun ki zaten senin için? Tam da devlet senin yerine nesnel bir biçimde bu milliyetçiliği icra ederken neden olsun?

Kolektif kimlikleri parçalayarak onları bireyler statüsünde toplumsal yaşama dâhil etmek, fakat etnik Türk milliyetçiliğini her düzeyde işler kılmak! “Kılıç artıklarının” modern Hukuktan başka güvenceleri kalmaz böyle durumlarda. Bu anlamda modern Türkiye Devleti’nin hakiki yurttaşları, paradoksal bir biçimde, gayrimüslimler olmuşlardır; çünkü bir tek onlar, varlıklarına saf hukuksal bir yer aramak zorunda kalmışlardır. Bulundukları yere başka hiçbir bağla değil, yasayla bağlanmak, ‘saf birey’ olarak kendi varoluşunu yasadan başka hiçbir şeye dayandıramaz duruma sürüklenmek… Hukuksal bir yurttaşlık bağından başka hiçbir bağı kalmamış olanlardır hakiki manada yurttaş olanlar. Hukuk kümesinin tam, yeterli ve edimsel elemanı olabilmek için, başka kümelerin de elemanı olabilmeye imkân tanıyacak her türlü nitelikten soyulmuş olmak gerekir. Ve bizzat onların durumu, ‘yasal bağ’ın hayatla bağ kurmaya yeterli olmadığını da açıkça ortaya koyar. Başka her türlü nitelikten ayrı olmak, bu konumdaki insanları aynı anda Hukukun nötrlüğüyle doldurur; yani onları siyasetin dışına atarak her türlü çıplak iktidar uygulamasının nesnesi haline getirir ve bu anlamda, hukuk, gerçekten de tarafsızdır.

Doğrusu, bu hususta, en azından kendi adıma, ellerinde yurttaş olmaktan başka hiçbir niteliklerinin bulunmadığı bir sabaha uyanmak üzere oldukları konusunda yeterince uyarının da yapıldığı kanaatindeyim. Üstelik artık yurttaşlığın da bir hukuksal statüsünün de pek bir anlam ifade etmediği bir dünyada… Bu türlü karşı karşıya gelişler, sözün sınırlarını o kadar kesin bir biçimde çizmişti ki örneğin Diyarbakır’ın Bağlar ilçesindeki yoksulluk sorununun sözünü etmeye kalkışmak bile kriminalize ediliyordu. Devletin çizmiş olduğu sınırların dışında söz almaya kalkışmak, marjinal bir konuma işaret ediyordu. Devlet “seninle yalnızca senin hakkında konuşurum diyordu” adeta. Fakat hakkında konuşulan sen ile kendisiyle konuşulan sen arasında, kelimenin hem metaforik hem de düz anlamıyla dağlar bulunuyordu. Devletli ağzın bütün sözleri, sorunu, kendileri açısından bir sorun olarak tarif eden sözlerdi. Bu ise politik dilini sen ile sen arasına çok işlevsel bir ayrımın yerleştirilmesiyle buluyordu. Adeta devlet, Kürt Hareketini muhatap almayarak muhatap alıyordu ki bu, ilginç bir politik beceridir.

Öcalan ise, özellikle de “Öcalan’ın Yol Haritası” olarak bilinen metinde, PKK’yi Türkiye’nin ve Türkiye Devleti’nin siyasal (gelişim) tarihi içerisine kaydetmeye çalışıyordu. Bu söyleme göre, temel sorun Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunuydu ve PKK de gerçekleştirmiş olduğu ‘direniş’ dolayısıyla, demokrasi sorunlarının açığa çıkmasında ve çözüme kavuşturulmasında oynadığı ‘büyük rolle’ ifadesini buluyordu. Öcalan şimdiki zamandan değil de ‘gelecekten’ bakıyor gibiydi; örneğin 18. Yüzyıla bugünden bakar gibi. Eğer geçmiş, şimdiyi meşrulaştıran bir şeyse, Öcalan’ın bu müdahalesi de ‘şimdi’yi olası bir geleceğin meşrulaştırıcı geçmişi olarak inşa etmeye dönük bir girişimdi. Öcalan, bu gelecek yerde Kürtlere bir yer arıyordu. Bu nedenle Newroz konuşmasındaki İslamî tını, bir çatıdan ziyade, aslında Kürtlerin bu toprakların mitik/mistik coğrafyasında bir yerinin olduğuna işaret etme amacını güdüyordu bana kalırsa. Fakat Kürtler, bu toprakların siyasi/fenomenal coğrafyasında kendilerine bir yer bulamamışlardı. Öcalan’ın bulmaya çalıştığı yer burasıydı.