Bir gece ansızın..!

Erdoğan’ın 5 Mart’ta gerçekleştirdiği Rusya ziyareti Türkiye’nin yalandan arındırılmış gerçek durumunu ortaya koyması anlamında oldukça önemli olmuştur. Gerçek Türkiye ve sözüm ona dünya liderinin denk düştüğü şeyin ne olduğunu Putin’in kapısında bekletilen Erdoğan şahsında görmüş olduk…

Rusya ve Türkiye arasında var olan sorunları “Lider Diplomasisi” adını verdikleri Erdoğan-Putin ilişkileri üzerinden çözme odaklı gerçeklerden kopuk dış politika Putin’in bekleme odasında iflas etmiştir.

Devlet gücünü arkasına alıp bölge halklarına “bir gece ansızın gelebiliriz!” tehditleriyle sonuç alma odaklı “kibir devleti” dönemi de bitmiş oldu. Daha önce tehditle, şantajla dünyanın geri kalanını da arkasına alarak bölge halklarını tehdit eden Erdoğan bu kez baltayı taşa vurdu.

İdlib’de Rusya destekli saldırılar yoğunlaşınca Suriye rejimine şubat sonuna kadar süre veren, “gereğini yapmazsanız, biz gereğini yaparız!” diyerek açıktan Suriye’yi tehdit eden Erdoğan sürenin dolmasının üzerinden henüz beş gün geçmişken kendini Putin’in kapısında buldu…

NATO’yu ve AB’yi Rusya ve Şenghay beşlisi ile tehdit eden; burun kıvıran Erdoğan son günlerde sürekli bu iki kurumun kapısını aşındırıyor. Her ağzını açtığında “kendi göbeğini kendimiz keseriz!” diyerek Batı Dünyasını tehdit etme siyaseti de böylece bitmiş oldu.

Sözüm ona hem Batı’yı hem de Rusya’yı aynı anda idare etme siyaseti tam tersine dönüştü. Erdoğan rejimi İdlib sonrası hem Rusya’ya hem de Batı’ya daha önce olmadığı kadar bağımlı hale geldi.

Putin’in ofisinde altı saat süren görüşmede ne konuşulduğunu hiç birimiz tam olarak bilmiyoruz; ancak Erdoğan ve ekibinin oradan çok mutlu dönmedikleri her hallerinden belli oluyor. Muhtemelen Putin, Türkiye’den “bir süre sonra sadece İdlib’i de değil işgal ettiği bütün Suriye topraklarını terk etmesini istedi!”

Burada aslında bir sır da yok; Putin her defasında kendileri de dahil bir süre sonra bütün yabancı güçlerin Suriye topraklarını terk etmesi gerektiğini kerelerce ifade etti. Bu noktada Türkiye ve Rusya bambaşka pozisyonda duruyorlar.

Erdoğan bir biçimde eğer kendisi doğrudan olamıyorsa; kendine bağlı güçlerle Suriye’deki varlığını sürdürmek istiyor. (Aslında gönlünden Suriye Fatihi(!) olmak geçiyordu.) Aksi durumda “neden İdlib’e vali atasın, neden Türkçe eğitim veren okullar ve üniversite açsın?”

Bütün bunları yapan Erdoğan rejimi sonra da bütün dünyanın gözlerinin içine bakarak “bizim kimsenin toprağında gözümüz yok!” diyor.

Her ortalama akıl bütün bunları yapanın başkasının toprağında gözü olduğunu düşünür; fakat Türkiye’yi yönetenler hem iç, hem de dış politikada şark kurnazlığını esas aldıkları için kendilerini çok kurnaz, başkalarını da aptal zannediyorlar…

Erdoğan’ın yanlış hesabı İdlib’den döndü! Bunu bir türlü içine sindiremeyen Erdoğan kapı kapı dolaşıp yeni bir oldu bitti yaratmak istiyor. Kaos çıkararak yeni bir süreç yaratmak, Rusya ve Avrupa ülkelerini karşı karşıya getirmek, hatta mümkünse çatıştırmak istiyor.

Halbuki ne Rusya ile ABD veya herhangi bir Batı ülkesi Türkiye için bir birleri ile çatışmayı göze almazlar. Bunun nasıl bir şey olduğunu kerelerce yaşayarak öğrendiler. Birinci ve İkinci Dünya Savaşının yıkıcı etkileri hala bu insanların belleklerinde büyük bir travma olarak duruyor.

Öyle gözüküyor ki; Rusya Türkiye’nin belirli bir süre daha o da sadece “Adana Protokolü’nün” izin verdiği ölçüde kalmasına göz yumacak ve bir süre sonra sonra ise Türkiye’den bütün Suriye topraklarını terk etmesini isteyecek. Böylece Putin Rusya’nın bölgenin hakim gücü olmasını güvenceye almış olacak.

“Suriye iç savaşında kim ne kazandı?” bu sorunun kesin bir cevabı yok, bunun üzerine çok laf edilebilinir; fakat bu sürecin mutlak bir kaybedeni varsa o da Erdoğan’dır.