Bir Hasan Sabbah öyküsü: Quto nasıl bir rüya gördü?

Dün gece yarısı aziz dostum, Sur çocuğu Quto telefon etti:

“Veysi abe, biliyem kendine karantına ediysin, dünyadan haberin olmiy, sana haberlerim var” dedi.

Verdiği haberi aynen aktarıyoum:

Ellerinde kalan birkaç keçi ile davarı otlatmak için, illegal yoldan yaylaya sızmış. Malum onun olduğu bölgede yaylalar yasak bölge. Orada pineklerken bir de bakmış askeriye. Kımıldayan yaprağa bile sıkıyormuş. Quto tabanları kaldırmış, başlamış dağa doğru koşturmaya. Sonunda karlarla kaplı zirveye kadar tırmanmış. Sırtını bir kayaya verip dinlenirken, bir de bakmış etrafında üç gerilla. Gülerek “eller havaya” demişler. Quto “davar otlatiyem” dese olmayacak. Ortada davar mavar yok. “Ya beni ajan zannederlerse” diye korkmuş. Bir yalan kıvırmış: “Hevaller ben gasteciyem, Veysi abe beni gönderdi, size selam ediy…” Gerillalar “aleyküm selam” diye karşılık vermiş. Quto, olan biteni araştıracağını söyleyince, gerilla komutanı “gel sana olan biteni gösterelim” diyerek Quto’yu, tee aşağıları tabak gibi gösteren bir kayanın üzerine çıkarmış. Aşağılardan tuhaf sesler geliyormuş. “Kulağını gözünü dört aç, manzaraya bak” demişler.

Quto neredeyse dilini yutacakmış. Her biri ayrı bir yönden dört kol halinde ucu bucağı belirsiz insan kafileleri dağa doğru yürüyormuş. Manzara inanılacak gibi değilmiş.

En öndeki kafilenin başındaki kah Mustafa Suphi’yi, kah Deniz’i, kah Mahir’i, kah İbrahim’i andıran bir kişi, “kızıl, orak çekiçli” bir bayrak taşıyormuş. Hep birlikte marş söylüyorlarmış. “Veysi abenin marşı” diye bağırmış: “Bu kavga en sonuncu kavgamızdar artık; Enternasyonalle kurtulur insanlık”. Arada “Hey Dev Gençli, hey Dev Gençli, savaş vakti yaklaştı” diye bağıranlarla, “TKP’miz ilerliyor, bugün esir yarın her şey, hey hey” diyenlerin sesleri birbirine karışıyormuş. Binlerce kadın/erkek sol yumrukları havada sarp kayalıkları aşıyormuş. Hepsinin ellerinde Karl Marks’ın posterleri varmış.

Gözlerini hemen onların sağ tarafına çevirmiş ki, ne görsün: Kafilenin başında Cem Boyner’e ve bizim eski TKP’li Zülfü Dicleli’ye benzeyen iki kişi büyük bir pankart taşıyorlarmış: “laissez faire, laissez passer…” Altında da Türkçesi: Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” yazıyormuş. Kafiledekiler ellerinde Adam Smith’in posterleriyle yürüyormuş. Bunlar hep bir ağızdan Fransız İhtilalinden kalma Marseyyez marşını haykırıyorlarmış: “Haydi vatandaşlar sıklaştırın safları silahları kapın-yürüyün ki şu alçakların kanlarıyla toprağımız sulansın!”

Quto “Ya Allah aklıma mukayyet ol” diye bağırmış. Bağırmasıyla beraber neredeyse düşüp bayılacak olmuş. Bir başka kafile ortalarda bir yerde, en önde Atatürk’ün kaşlarına, İnönü’nün kulaklarına, Kılıçdaroğlu’nun ağız ve burnuna benzer, Ecevit mavisi gömlekli bir adam, dağlara doğru ellerinde Türk bayrağı, kah “Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar” diye çığrışarak, kah “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diye gürleyerek, arada bir “Türk ölmez, Türk ölmez, cihan yıkılsa Türk ölmez”  diye bağırarak düşe kalka ilerliyormuş.

Quto “ne oliy Hevaller?” demiş, gerilla komutanı parmağıyla öteki kafileyi işaret etmiş. Quto “bismillah” diye inlemiş. Sanki Erbakan dirilmiş, elinde yeşil sancak, o söylüyor kafile tekrar ediyormuş: “Allahüekber allahüekber la ilahe illallahü vallahü ekberallahüekber velillahi’lhamd”. Kafile Itri’nin bu bestesini Kurdi perdesinden terennüm ediyormuş… Kafile işaret parmakları havada yürüyormuş.

Quto gözlerini açtığında başında toplanan kadınlı erkekli gerillalar ona olan biteni anlatmışlar.

Koronovirüs şehirleri zapt edip, Türkiye’yi yaşanmaz hale getirince, ülkenin solcuları, liberalleri, islamcıları, milliyetçileri bir araya gelmişler. Düşünmüş, taşınmışlar. Bakmışlar ki Erdoğan’ın “virüsle mücadele programı” para babalarının dışında hepsini ölüme terk ediyor, demişler ki, “en iyisi virüslü yerlerde Erdoğan’ı tek başına bırakalım, virüsün ve Erdoğan’ın adımını bile atamadığı Kürdistan dağlarına çıkalım. Virüs “tufanı”nda, Firavun’un kurbanı olmamak için Nuh’un gemisinin bulunduğu dağa yerleşelim… Gerillalardan bir Melle izah etmiş: Kur’an, Nuh peygamber tarafından bütün canlı mahlukatı, hayvanlar, bitkiler ve insanlardan oluşan tek bir “ekolojik-demokratik ulus” haline getirerek bindirdiği geminin Cudi Dağı’nda olduğunu yazdığı için, bu kafileler virüsten ve Erdoğan’dan kurtulmak için Cudi’ye doğru harekete geçmiş.

Uyku sersemi gazeteci içgüdüsüyle sordum: “Görüntü aldın mı Quto?”

Telefondan kahkaha sesleri yükseldi.

“Davarları otlatırken içim geçti, uyumuşum. Hasan Sabbah’ın Alamut kalesindeymişim. İşte orada bu rüyayı görmüşüm… Sana rüyamı hayra mı yorayım, şerre mi diye danışayım diye telefon etmişim.”

Düşündüm. Onu kıramadım: Quto, dedim, rüyanın şer yanı şu: Virüs herkesi öldürür; Hayra alameti de şu: Virüs akıllı insanları birleştirir.

“Virüse karşı nasıl birleşecekler” diye itiraz etti.

“Virüse karşı değil, Erdoğan’a karşı birleşecekler” diye yanıtladım.

“Sana iyi uykular Veysi abe, inşallah sen de rüyanda akıllıların birleştiğini görürsün” dedi.

Uykum kaçmıştı. Maalesef benzer bir rüya göremedim.