Bir ilkokul sınıfında aritmetik dersi…

Ülkede bir darbe olmuş. Sonunda bastırılmış.

İyi de sokaklar neyi gösteriyor?

“Demokrasinin askeri zorbalıktan kurtulduğunu mu?”

Yoksa yeni bir zorbalığın ayak seslerini mi?

Düşünün bir darbeden yakasını kurtarmış bir ülkede, o ülkenin sermayesi ve o ülkenin “küresel dostları” bayram yapar değil mi?

Ne bayramı, ne seyranı, ne düğünü, ne derneği!

TÜSİAD karalar bağlamış. Gelecek daha beter olacak diyor.

Amerika’nın, Avrupa’nın medyası karalar bağlamış. Onlar da “daha beter” dememek için, “daha beterini yapma” demekte.

O zaman düşünelim bakalım.

Gerçekten “darbe bastırıldı” mı?

Bunu anlamak için aritmetiğin “elmalarla armutlar toplanmaz” ilkesinden başlayalım.

Şimdi deniyor ki, “askeri darbe” mi iyi, yoksa, parlamentonun eğri büğrü işlediği, anayasanın gırgırına geçerli olduğu, her ne kadar ortada yargıç kalmasa da mahkemelerin onu bunu yürürlükteki yasaları dinlemeden yargıladığı “sivil bir darbe” mi iyi?

Soruyu soranlar “ikisi de kötü” dediğimizde, bize “elmalarla armutlar toplanmaz” dersini vermekte.

Toplanmasına toplanmaz da, bunların “müşterek paydasını” buldun mu, öyle bir toplanır ki, çıkan sayıya şaşar kalırsın.

“Askeri darbe” lafından “askeri”yi, “sivil darbe” lafından “sivili” çıkardın mı, ortada birbiriyle toplanabilecek, iki nicellik kalır. Topladın mı, “darbe artı darbe eşit iki darbe” sonucu çıkar.

Aritmetik dersimize devam edelim:

Bir armut ve bir elmayı toplayamazsın, topladın diyelim,  bu toplamdan bir çıkarma işlemi de yapamazsın.

Ama “iki darbenin” toplamından, “bir darbe” çıkarsa ne kalır diye sorduğumda, bütün ilk okul ögrencileri hep bir ağızdan, “bir darbe kalır örtmenim” diye bağırır.

Demek istiyorum ki, şu anda bu ülkede yalnızca ilkokul çocukları kalmış olsaydı, onlar, “oh çok şükür askeri darbeden kurtulduk, darbenin siviline şükürler olsun” demeyecekti. “Bir darbe bastırıldı, öteki darbe kaldı” diyecekti. Dediği zaman da, sınıfın en cin fikirlisi, tahtaya kalkacak, eline tebeşiri alacak ve şöyle yazacaktı:

“Ne askerin darbesi, ne sivilin darbesi, yaşasın demokrasi!”

Onlar bu sloganı yazdığı anda, ben de kendi köşeme, “yaşasın çocukların sesi” diye yazardım.

Neden?

Çünkü, çocuk olmayan insanın çoğunluğu, devletin ağırlığı altında ezilir. Kim yenerse, onun ağırlığı altında kaldığı için de, sırtından inene tekme atar, sırtına binene “ne kadar da hafifmişsin ağam” diye yaltaklanır.

Ünlü “kral çıplak” lafını, bırakalım ihtiyarı, reşit yaşta biri söylemedi. Bir çocuk söyledi. Neden? Çünkü çocuk gördüğünü söyler. Büyüyüp, çoluk çocuğa karıştı mı, insan artık gördüğünü söyleyemez hale getirilir, gösterileni söyler.

Bakın, çocuk, askeri darbeyi gördüğünde “aaaa anne bak, darbe” diye annesinin eteğini çekiştirir. Derken köşeden “sivil darbe” çıktığında yine tiz sesiyle, “hoppala yine bir darbe” diye çığlığı basar.

Acı bir şeydir “yaşlıların, olgunların ve de çocuk olmayanların oportünizmi”. Korkuyla, ürküntüyle, gelecek kaygısıyla açıklansa da, berbat bir şeydir. Ne demiş şair: Bir başıma kalsam şehr-i devrana kul olmam; lakin viran olası hanede evlad ü ıyal var…

Her ne ise…

Mesele şu: Büyümek, olgunlaşmak her zaman iyi netice vermiyor. Bazan olgunlaşmak, çürümeyle sonuçlanıyor.

En iyisi çocuklaşmak.

Saflaşmak. Darbeye darbe, kötüye kötü demek…

Dedikten sonra da, korkmamak.

Ben bu çocukluğun büyük gücünü Nusaybin tren yolunda, çakıl taşlarına polisten önce yetişmek için koşturan çocukların sümüklü burunlarında, keçeleşmiş saçlarında, çürük dişlerinde gördüm.

Onlardan bir tanesi çok genç bir kızdı. Ya 16 ya da 17 yaşındaydı. Bir sandalyeye oturmuş konuşuyordu. Karşısında kendisinden daha büyük oğlan çocuklar vardı. Meğer bunlar “uyuşturucu torbacılarıymış.” Onlara ders veriyordu. Eğitiyordu.

“Beyinlerinizi uyuşturmayın, başkalarının beyinlerinin uyuşturulmasına sebeb olmayın. Beyinlerinizi Apocu ışıkla aydınlatın…”

Geçenlerde duydum: Rojava’da şehit düşmüş.

Ağladım.

Hem ona, hem de çocuk olmadığıma…