Bir katil ve Avrupa’da tutuklu iki Kürt siyasetçi

Sakine Cansız ve iki yoldaşının katili daha ilk anda belliydi.

Fakat, Kürdistan direniş hareketi liderlerinin başına ödül koyan, onları “inlerinde kıstırıp tepelerine ineceklerini” ilan eden Türk Başbakanı Recep Erdoğan, dünya henüz uykuda, katliamdan habersizken, suçlunun telaşı, hedef şaşırtma paniğiyle, onları “iç hesaplaşma” olarak tanımlamıştı.
TC pek müşterisi olan ve para eden şark kurnazlığıydı. Ama kurnazlık, hızlı ivmeyle yerde kalmamış, yalan, dolanla kavağa çıkılmıştı. Fransa’da inanacak “ileri zekalı” çıkmamış, kimse itibar etmemişti.
Çünkü, Fransa hala bir imparatorluktu. Yeri geldiğinde, şark kurnazlarını parmaklarının ucunda, kukla niyetine oynatıyordu. Dünyanın gidişatı peşinde sürüklenen değil, her şeyi kontrol eden oyun düzenleyiciydi.
Nitekim, daha dün TC’yi Libya’da taşaron, kiralık asker niyetine öne sürmüş, bugün Suriye’de kullanıyordu.
Dünyada oyun düzenleyici olan Fransa, kendi kalbi Paris olaylarının tartışmasız tek efendisiydi. Bir yerde, bir güvercin gariplik yapsa haberli…
İmparatorluk olmanın gereği buydu. Yalan, dolanla çete devleti olunur, ama imparatorluk olunmuyor, çünkü.
O nedenle her şey ve bütün karanlık, kanlı ilişki kumpasları, su tasında çırpınan sinek gibi gözleri önünde, olaylar denetimleri altındaydı. Kimin eli, kimin cebinde, kimler ne işler çeviriyor, casuslar ne yapıyor, tetikçiler hangi hedefin peşinde hepsini biliyorlardı.
Fransa istihbaratının, elektronik imkanlarının haber almayı bunca kolaylaştırdığı bu çağda, Ömer Güney’in, “Yeşil Gladio” yani derin haydutlaşma tarafından, Kürtler arasına daldırıldığını ve onun nereye bağlı, bağlantılı olarak kimden emir aldığını bilmemesi imkansızdır.
Bütün ajanlar ve onlara bağlı kollar denetim, takip altındayken…
Öte yandan, Ankara’yı birazcık bilenler, restorantların yan yana sıralandığı Gölbaşı ve piknik alanları olan bitişikteki Eymir gölü ile gizemli çevresini de bilirler.
Eymir’le, Gölbaşı arasındaki tepelerinin arazisi yer yer kırık, derinlemesine çöküktür. İnip çıkan arazide, yer yer yüksek duvarlı, duvarların üstü dikenli tel örülü yapılar, adeta gizlenmiştir.
 Yapılar, Türk tipi kamuflaj amacıyla kuytuluklara, derince dere yataklarına gizlenmiştir. Gözden, casusların keşfinden uzak olsun diye…
Bunlar MİT’in, özel polis gücünün gözden ırak yuvaları, eğitim alanlarıdır.
Yakın mesafeden öldürme ve kan görme alıştırmaları buralarda at, eşek üstünde denenmektedir. Öldürmeye gönderilecek personel, yakından ateş ettiği canlıdan fışkıran kanın sıcaklığını, ilk defa buradaki denemeler sırasında yüzlerinde hissetmektedirler.
Ömer Güney, son bir yılda sekiz defa TC’ye gitmiş, Ankara’da uzunca kalmış, gizemli temelerin düzlüğündeki gölün kıyısına kurulu Gölbaşı’nda pasaportunun süresini uzatmıştır.
Güney’in atış alanlarında, yakın mesafeden canlı başına ateş edip, yüzünde kanın sıcaklığını hissedip etmediğini bilmiyorum, ama Gölbaşı’nda iş tutmadı, hatırlı tanıdıkları yoksa, neden pasaportunu burada uzatıyor?
Niçin, dar gelirlerin dolanağı Ulus hatta Kızılay değil de, daha lüks, ama Gölbaşı’na en yakın semt olan Çankaya’da, dönüş biletini almıştır?
Yine Gölbaşı’na en yakın lüks oteller semti, Çankaya’nın altındaki Kavaklıdere’dir. Güney’in Gölbaşı’ndaki deneme alanlarında, yakın mesafeden canlı başına ateş edip, yüzünde kanın sıcaklığını hissedip etmediğini bilmiyorum, ama Kavaklıdere’deki bir otelde yatıp kalktığını, Türk gazeteleri yazıyordu.
Ömer Güney, işsiz bir göçmendir. Fakat, aynı zamanda cebinde dört ayrı telefon taşıyacak, onlarca takım elbiseye sahip olacak, ay sonuna doğru bankadan bin Euro çekecek kadar zengindir. Bir yılda TC’ye sekiz seyahat yapacak ve son gidişinde bin 500 Euro kadar otel ücreti ödeyecek kadar zengin…
Hiç şüphesiz, Ömer Güney’i kiralayıp besleyenlere dair bilgiler Fransa’nın elindedir. Kim bilir, hangi malın satışı, ihalenin koparılması ya da taşeron hizmet için elde tutuyolar…
Fakat, herhangi bir Türk kurumuna Güney benzeri bir Kürt sızdırılsaydı, Türk devletinden alınacakların karşılığında, yine kim bilir ne kıyametler koparılırdı?
Avrupa buna, “al gülüm, ver gülüm” pazarında hep yapıyor, çünkü..
Kürt siyasetçiler Ali İhsan Kıtay Almanya’nın Hamburg, Adem Uzun da Paris’te tutukludur.  
Oysa, bu iki ülkenin Kürtlerle tanışıklığı eski, ta Osmanlı’ya koruyuculuklarına (himaye) dayanıyor. Fransa, ayrıca TC’nin iki kurucusundan biridir.
İkili, bu gün Avrupa Birliği ile Avrupa ideali, Avrupa medeniyeti ve dahası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’yle de adaletinin temsilcileridir. Kürtlerin yarasını en iyi gören, yarayı kimlerin açtığını avuçlarının içi gibi bilendir.
Kürtlerin, hiç bir Türk’ün köyünü yakıp yıkmadığını, Türkü kaçırarak, evinden alarak, yoldan çevirerek katletmediğini herkesten iyi bilirler. Ama TC’nin devlet çeteleriyle bütün bunları yaptırdığını da…
Buna rağmen Kürtler teröristtir Almanya ve Fransa’nın söyleminde. Çünkü çıkarları bunu gerektiriyor. Çıkar sözkonusu olunca Avrupa devletleri, hukuku suskun kalıyor…
Hamburg’da tutuklu bulunan Ali İhsan Kıtay, Kürdistan’ın onurunu istediği için, TC hapishanesinde 20 yıl kaldı. Şimdi Hamburg’da tutuklu.
Gariptir, Kıtay ve Uzun insanlığı aradıkları için tutuklu, fakat Avrupa medeniyetinin kimi temsilcileri, dil yasaklayan teröristlere, insan, ülke, köy adını çalan hırsızlara, tetikçilere, yangıncılara emir veren katillere payeler veriyorlardı.