Bir kolonyal imtiyaz hafızası olarak: Türkiye’de ırkçılık

  • Soykırım, imha, teşhir ve linç, ırkçı kültürün şiddeti onaylayan toplumsal sözleşmesi içinde bir tür yeni Leviathan’ın kendisidir. Irkçılık dolayısıyla bir hastalık değildir, sistematiği, ahlakı, etiği, kodları, mimikleri, programı ve tahayyülü olan siyasal bir durum ve yaklaşımdır.

                                                                                                                    

ENGİN SUSTAM

“Irkçı bir toplumda ırkçı olmamak yeterli değildir, anti-ırkçı olmalıyız.” Angela Davis

Mücadeleler sonucunda nerdeyse yarım yüzyıl boyunca kınanmış, teşhir edilmiş ırkçılık ne yazık ki bugün hem Amerika’da George Floyd vakasında hem de Türkiye’de Kürtlere ve göçmenlere yönelik saldırılarla olduğu gibi korkunç düzeylere varmış durumda. Diğer yandan ırkçılık kavramının kendisi de bulanıklaştırılmaya çalışılıyor. Paris’te geçen hafta, 2016’da öldürülen Adama Traore için yapılan ırkçılık karşıtı eylemde, bir binanın çatısına pankart asıp eylemin gündemini değiştirmeyi amaçlayan ‘Kimlikçi Kuşak’ adlı ırkçı hareketin kavrama yönelik müdahalesinde olduğu gibi (Beyaz karşıtı ırkçılık) bu bulanıklaştırma korkunç boyutlara varmış durumda.

Kavramsal okumalarda yapılan tahribat ve riyakârlık gibi yaklaşımlar tam da trajik olarak, anti-ırkçı direnişin mücadele alanını silikleştirmeye yönelik müdahaledir. Bunun dışında ırkçılığın en nihayetinde muktedir psikolojiye yerleşen belirli negatif anlamdaşları vardır: İmtiyaz, nefret, hor görme, düşmanlık, ön yargı ya da hiddet. Bu mesele sadece kurumsal değildir. Özellikle bugün yeni ırkçılık tamamen ayrımcılık pratiği üzerine yaslanarak her alandaki baskı ve dışlama faaliyetlerini kendine ödev edinir.

Irkçılığın yakın zaman hafızası

Irkçılığın güçlü, muktedir bir tarihi, bilimsel yaklaşımı elbette vardır. Bizi burada ilgilendiren ise yakın zaman hafızasıdır. Özellikle 20. yüzyıl başlarında güçlü referansları olan ırkçılık, faşizmin her alandaki teorisyenlerinin imgelerine “üst ırk, kimlik” gibi yerleşirken, Hannah Arendt’in ‘Anti-Semitizm, Emperyalizm ve Totalitarizm’ kitaplarında altını çizdiği Yahudi Soykırımı’nda olduğu gibi ‘aşağı ırklar’ üzerinde iddia edilen ‘üstün ırkların’ hissiyatıyla alakalı kolonyal bir reflekstir. Bir şekilde toplumsallaştırılan, doğallaştırılan ırkçılık, üstün ırkın mükemmel tanımlamasıyla akademi alanında yerini edinir.

  •  Suçluyu ve suçu övmesi ile vakaların her dönemde yoğunluğu açısından Türkiye iyi bir laboratuvar. Irkçılık suç görülmediğinden veya toplum tarafından sıradan münferit bir olaymış gibi algılandığından (ve Kürtlerin ‘hain’ olduğu kabulünden) kurumsal ve toplumsal ırkçılık bir ahlak yasası olarak beliriyor.

Türkiye’de ırkçı gelenek

Türkiye’de daha etkin olan bütün ırkçı faaliyetlerin geleneği, derneği, örgütlenmesi olmasına rağmen asıl etkinliğini dergiler çeperinde oluşan teorik analizlerde bulur (1960 sonrası Orkun Dergisi mesela). 1965 ve 75 yılları arasında faaliyet gösteren daha sonra MHP geleneğine katılacak olan ”Nasyonal Aktivite ve Zinde İnkişaf” derneği de Türk ırkçılığının önemli örneklerinden biridir.

Türk ırkçılığının meşru hafızası içinde M. Esat Bozkurt, Yusuf Akçura ve Nihal Atsız gibi aydınların ideolojik katkıları ise unutulmamalıdır. Elbette bu şey konjonktürel olarak ideolojik ırkçılığı tarif eder. Biz ise burada bilimsel, sıradan, toplumsal olan, suç kabul edilmeyen ve yasal anlamda tarif olunandan bahsetmekte fayda olduğunu söylemeliyiz. Dolayısıyla ideolojik ırkçılığın önüne geçen ırkçı düşünce, ulusal inşaatın muktedir, gündelik, politik ve sosyal meseleleriyle pek bağlantılıdır.

Pedagojik ırkçılık

Burada kurumsal ırkçılığın önemini es geçmemek lazım.  Türkiye’de özellikle çocuklara eğitim formasyonlarıyla, semboller ve söylemlerle enjekte edilen pedagojik ırkçılık en normal kabul görülenidir. Diyebiliriz ki ırkçı öznellik ilkin toplumsal formasyonda ardından okullarda, akademide ön yargı imgeleriyle kurulurken çocuklara bir üstün ulusa ait olmanın gururu içinde imtiyaz psikolojisi, cümleleri öğretilir. Elbette hem bu konuda hem de farklı alanlarda ırkçılığa ait önemli güncel örnek vakalar da söz konusu. Mesela Türkiye çağdaş sanat alanından olan, herkese militarist içerikli mail atarak Türk ordusunun Efrîn işgalini destekleyen açıklamasıyla gündeme oturan Contemporary Istanbul’un kurucusu ve başkanı Ali Güreli, bu pedagojik ırkçılığın içinde yetişmiş en kadük örneklerden biridir.

Despotizmi onaylayan sanat

Burada 1939 Hitler ve Mussolini’nin sanata müdahalesi olarak okunan ve devlet ulus sanatını öne çıkaran yaklaşımı özellikle Alplerin ötesine taşırarak kurmaya çalışan sanatçıları susturmaya yeltenen, suça ortak olmasını sağlayan Acier Paktı’nı hatırlatmakta fayda var. Almanya’da teknik avangard filmlerle Beyaz Telefon döneminden muhafazakâr Nazi propagandasına katılan Leni Riefensthal ise aynı şekilde Führer ve Duçe’nin kendisini övmesini beklerken çalışmalarının sadece plastik kreasyonlar olarak tanınmasını sanat ortamında talep edecektir. Dönemin ruhuna göre hareket eden sanatçı ve sanat ortamının despotizmin yarattığı kabusu sessizce onayladığını söylemeliyiz.

Türkiye’de ırkçılık suç değil!

Bu konuda suçluyu ve suçu övmesi ile vakaların her dönemde yoğunluğu açısından Türkiye sanırız iyi bir laboratuvar.

Irkçılık suç görülmediğinden veya toplum tarafından sıradan münferit bir olaymış gibi algılandığından (ve Kürtlerin ‘hain’ olduğu kabulünden) ve yüce ulusun çıkarları gereği vatan anıtlaştırıldığından, kurumsal ve toplumsal ırkçılık bir ahlak yasası olarak beliriyor. Örneğin linçe maruz bırakılan Suriyeliler, Kürt çocukları, kadınları, göçmen işçileri veya öldürülen Mardinli Süryani yaşlı çift (vakalar pek çok) egemen bürokratik kurumların, temsili aktörlerin ve toplumsal alandaki genel kabulün dilinde görünmez oldukları için riyakâr şekilde yapılan karşı tepkiler ‘ifade özgürlüğü’ ve ‘haklılık’ etrafında okunur. ‘Beyaz ırkın’ çıkarları her şeyin üstündedir.

İlk hedef kadınlar

Ya da bu konuda Başak Demirtaş örneğinde olduğu gibi Kürt kadınlarına yönelik ırkçı ifadeler Kürtlerin mücadelesini değersizleştirmek için medya/devlet aktörleri ve popüler kültür alanında önemli yer tutuyor. Bütün kadınlar elbette patriyarkal toplumda tehdit altındadırlar. Ama bununla beraber sınıf okuması hiyerarşileştirilen bütün “Siyah kadınlar”, ‘esamesi okunmayan’ alandaki Kürt, Süryani, Ermeni, Alevi, Roman ve göçmen kadınlar ırkçılığın şiddet mekanizmasının ilk hedefi olarak sürekli tehdit altındadırlar.

Yine bu konuda en korkunç trajedilerden biri Suriye alanında işgal sırasında paramiliter selefist gruplar tarafından linç edilip katledilen ve pornografik şekilde sosyal medyada linç imajları dolaştırılan Kürt kadın siyasetçi Hevrîn Xelef’tir. Xelef, Varto’da katledilip çıplak bedeni teşhir edilen gerilla kadın Ekin Wan ve bütün diğer Kürt kadınlar gibi, savaşta ve çatışma alanında ilk işaretlenen, “düşman” figürü etrafında örülen faşist ve ırkçı aygıtlanmanın eril ahlak yasası tarafından ilk hedef olunan öznedir. Dolayısıyla ırkçılık ilkin mağdur edilmesi gereken sömürge öznelere yönelmeyi kendine ödev edinir. Burada mağduriyet, özellikle hiyerarşisini kurma isteği olan eril şiddetin “öteki” bedene yönelik politik bir angajmanıdır.

Ölü bedene yönelik intikam

Irkçılık sadece yaşayan öteki özneye yönelmez, mezarların tahrip edilmesi meselesinde görüldüğü gibi kurumsal ve toplumsal şiddet kontrolü bir şekilde ölü beden üzerinde de denenir, burada özellikle ölü bedene yönelik tahribatı çağrıştıran sıradan kötülüğün düşmanlık yasası intikam almaya meyilli bir yaklaşımı benimser. Onun için soykırım, imha, teşhir ve linç, ırkçı kültürün şiddeti onaylayan toplumsal sözleşmesi içinde bir tür yeni Leviathan’ın kendisidir. Irkçılık dolayısıyla bir hastalık değildir, sistematiği, ahlakı, etiği, kodları, mimikleri, programı ve tahayyülü olan siyasal bir durum ve yaklaşımdır. Irkçılığın elbette hastalık formları kendi içinde vardır. Irkçı özne ilkin kendine duyduğu üstünlüğün narsisik travması içinde ötekine yönelik anksiyeteden kaynaklı tabulara, fobi’lere başvurur.

Tabular, ötekileştirme ve ön yargı

Günümüz ırkçılığı pandemi gibi küresel alanda yayılırken her toplum kendi ırksal düşmanını yaratma peşinde tarihsel referansları kullanarak aşırı milliyetçi yönetimselliği motive eder. Mesela, bu anlamda ‘Türk ırkçılığı’ tarihsel hafızası en güçlü, en sıradanlaştırılmış, çalışılmış ama terimleştirilmemiş önemli alanlardan biridir. Keza bugün toplumda oluşan linç, nefret söylemi, yabancı düşmanlığı gibi bütün yaklaşımların bir şekilde hesaplaşılmamış bu pedagojik hafızayla pek alakası vardır. Burada elbette belirli imtiyazlar etrafında şekillenen bir ayrımcılıktan bahsediyoruz, yani ilkin baskın bir kimliğin üstün ırkı tanımlayan, yani Türk ırkının mükemmel tarifiyle başlayan (Ya Türksün ya piç, Türksen övün değilsen itaat et, Bir Türk dünyaya bedeldir veya Ne Mutlu Türküm Diyene), istisnai üstün medeniyetler tanımı etrafında tarif edilen bir ulusun psikolojinin muktedir duygulanımlarının kamusallaştırılmasıdır. Burada kurumsal veya kişisel ırkçılık tabularla, kurbanlaştırma, ötekileştirme, düşman tanımlamaları ve ön yargılarla beslenir dersek yanılmayız.

Kamusal alanda müdahale

Türkiye’de tabular ve fobiler bir paranoyak sistem anlatısını oluşturduğu gibi, örneğin Kürt fobisi ya da tabusu da sadece gündelik hayatta kullanılan tümceleri, bilimsel epistemeyi ele vermez, bunun bir de kurumsal hafızası vardır. Mesela Kürtçe konuşmanın yasaklandığı zamanlarda veya şu an polisin resmi görevi (askeriye gibi) Türk dili dışında başka bir dil hanesinin kamusal alanda görünmez olmasını sağlamaktır.

Devlet ırkçılığı sadece kurumsal faaliyet olarak örgütlenmez, bir şiddet aracı olarak yasak ve yasa üzerinden tahakkümü kurar ve ‘ötekinin’ hafızası kamusal alandan tamamen silinmek istenir. Kamusal alanda Kürtlere, Ermenilere, Alevilere, Rumlara, Hıristiyanlara, vs. ait tüm sembollere, dilsel kullanımlara müdahale edilirken (Kürtçe belediye tabelalarının kayyumlardan sonra hemen indirilmesi) ya da şehir, köy, dağ, nehir ve sokak isimleri değiştirilirken burada direnen mikro-bedene ait bütün hafıza silinmek istenir. Irkçılık tam da ötekine müdahale eden makinanın hafızaya vermek istediği tahribat ile ilgili olarak kurumsallaşır.

Kürtfobi ya da Kürt karşıtlığı

Sanırım devletin toplumsal alana belirli politik-ırksal pedagojiler üzerinden sistematikleştirdiği ‘Kürtfobi’ etrafında dönen ırkçılığa eğilmekte fayda var. Keza ‘Kürtfobi’ sadece Kürtlerin kamusal alanda varlığından rahatsız olmaz, aynı şekilde Kürtlerin hafızasının herhangi bir alanda, mekanda ya da toplumsal uzamda silinmesine yönelik nekropolitik müdahaledir. Kürtfobi ya da Kürt karşıtı duygu, Kürt halkına ya da diline, kültürüne ve görünürlüğüne karşı düşmanlık, hoşgörüsüzlük sadece beslemez, burada bir hafızaya müdahale edilir. Ondan tarihsel hafızası, programı ve kodları olan Türk milliyetçiliğinin pedagojik faaliyetinde ırkçılık, toplum, okul, akademi alanında daha belirgin görülmektedir.

Sadece alt katmanlardaki çoğul öznelerde görünmeyen bu şey, özellikle beyaz Türk alanında da sanat, akademi, edebiyat ve diğer alanlarda da apaçıklaşan, duyumsanan patolojik bir segmandır. Bu fobinin oluşmasında ilkin diğerinin varlığını ret etme yaklaşımı ardından diğerine yönelik egemenlik ve itaat ettirme söylemi etkindir. Kürtfobi bir suç olarak görülmez ve kamusalda apaçık şekilde zenofob bir yaklaşım sergiler. Ondan herkesin diline pelesenk olmuş ırkçı tanımlamalar, sadece etkin sistematik ırkçı ayrımcılığın toplumda bulduğu karşılık değildir, ırkçılığın hesaplanılmamış tarihsel hafızasıdır.

Kürt imajlarındaki ırkçı damgalama

Yine aynı şekilde televizyon dizilerinde yaratılan Kürt imajlarıda, sistemin başlı başına yarattığı bu dışlama tekniklerinden farklı değildir. Temsili olarak yaratılan Kürt imajı temelde yedeklenen toplumsal ırkçılığa destek veren ve bir şekliyle resmi politik argümanı besleyen görsel kodlara oturmaktadır. Onun için dizilerde ortaya çıkan Kürt imajında “zalim, hanzo, kıro, cahil ya da pespaye” gibi ırkçı damgalama teknikleri özellikle kullanılır. Bu yaklaşımın kültürel algısı, günümüzde “terörizme” karşı geliştirilen tarihsel ‘kutsal vatan savaşı” söylemiyle bütünleşerek dizilerde ve filmlerde gösterilen “bölücü” Kürt gerillası imajında da işlenir: “Kandırılmış, cahil, pis, aksanlı, eğitimsiz, bölücü ve güvenilmez” şaki gibi çizilen gerilla imgelerde sessizleştirilir, insan oluştan çıkarılır ve “canavarlaştırılır”.

Fakat bu önyargı imgeleri, unutulmamalıdır ki sürekliliği olan tarihsel bir hafızaya yaslanır. Cumhuriyete başkaldıran “barbarların” tarifi olan bu şey, kendi yurdundan edilen Kürtleri güvenilmez “iç düşman” olarak işaretler. Bu kapsamda televizyon öyküleri içinde Kürt karakterler için hayali egzotizmler hep işlevseldir ve genelde de Kürt karakterler oynatılır: Gelenekçi, cahil, az gelişmiş, töreci, namus cinayeti işleyen, kıro ve hanzo gibi ırkçı kodlamalar sosyolojik gerçekliklerinden arındırılarak bir kimliğin tarifi olarak sunulur. Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti siyasal ve gündelik tarihi içinde azımsanmayacak kronolojik ırkçı adlandırılmaları vardır: “Şakiler, eşkiyalar, vatan hainleri, teröristler, bölücüler”. Ve ırkçı diziler, bu egzotik faşizmin haleti ruhiyesinde çekilmeye devam eder.