Bir taşla üç kuş avlamaya çalışan akademisyen

3 Mayıs 2020 tarihli Birikim Dergisi’nde, Arzu Yılmaz, “Kürt Siyasal Alanı: Bir Durum Muhasebesi” başlığı ile bir yazı yazmış.

Akademisyen Yılmaz yazısının girişinde nereden ve niçin ihtiyaç duymuşsa, “Ali Cengiz oyunlarında mahir olmadığını” belirttikten sonra, “tartışmayı açık ve net olan bilgiler üzerinden yürütmeyi tercih ederim” demiş.

Yazının girizgahı büyük şüphe(!) ile başlamış. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın ailesi ile yaptığı 25 dakikalık konuşmaya çok şaşırmış yazar; “ailesi ya da avukatlarıyla görüşmesi devletin verdiği keyfi kararlara bağlı olan Öcalan’a, nasıl olup da bu mesajı verme fırsatı -sanki bugüne kadar hiç olmadığı kadar acil bir durum varmış gibi- yirmi bir yıldır kullanılmayan telefonla görüşme yolu açılarak tanındı?” diye soruyor. Arzu Yılmaz, Öcalan’ın ailesi ile görüşürken, dayı, hala, teyze muhabbeti yapmak yerine ulusal-siyasal meselelere girmesine akıl erdirememiş.

Yazar, Öcalan’ın Zinî Werte gerginliği nedeniyle, 1982 anlaşmasını referans vermesini kötü niyetli bulmuş, “Öcalan’ın nazarında fincancı katırlarını ürkütmeme hassasiyetinin pek önem taşımadığı” sonucuna varmış. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın, 1982 anlaşmasına ve o anlaşmanın özü olan, Kürt Partileri arasında çatışmasızlık ve ulusal birlik çabalarının güncelleştirilmesinin imkansızlığını izah etmiş. 1980 koşullarından, o günkü PKK ve KDP ilişkilerinden, Irak-İran savaşından, ABD’nin Irak’ı işgalinden söz ederek yazıya “akademik nitelik” katmaya çalıştıktan sonra, Öcalan’ın bu anlaşmaya atıf yapmasını art niyetli bulmuş.

Yaptığı izahatın, ileri sürdüğü tezi inandırıcı kılmadığının farkında olmalı ki, anlamsız ve uygulanamaz bulduğu anlaşmanın önemini de vurgulamış, “Öcalan’ın bu anlaşmaya referans vermesi, hiç kuşkusuz, Kürtler arasında bugün kotarılmaya çalışılan bir uzlaşmaya söz konusu maddelerin birebir taşınacağı anlamına gelmez. 2014 yılından bu yana PKK ve KDP arasında yürütülen müzakerelerde de tartışıldığı göz önüne alınacak olursa, bir çerçeve metin olarak önemi yadsınamaz” demiş.

Yazıdaki yüzeysellik ayyuka çıkıyor

Öcalan söz edince anlamsız, şüpheli ve ‘fincancı katırlarını ürküten’ anlaşma için aynı yazıda “bir çerçeve metin olarak önemi yadsınamaz” deniyor. Bir anlaşmayı önemsiz, kadük ve uygulanamaz diye tanımladıktan sonra, aynı yazar tarafından ve aynı yazının içinde “çerçeve metin olarak önemi yadsınamaz” demek nasıl bir mantık? Bu tutarsızlık, yazarın ciddiyeti ve yüzeyselliği ile alakalı bir durum. Bu yüzeysellik yazının ileriki bölümünde ayyuka çıkıyor;

“1982 anlaşması her şeyden önce var olma mücadelesinde ortaya çıkan zorunlu bir güç birliği anlaşmasıdır. Ama bu güç birliği aynı zamanda söz konusu iki parti arasındaki ilişkiyi ‘Kürdistan Ulusal Mücadelesi’ çerçevesinde girişilen bir ‘ittifak’ olarak da tanımlar. Dolayısıyla, güç birliği alanı yalnızca Botan-Behdinan sınır hattını da içeren Irak Kürdistanı bölgesini değil, dört ülkeyi kapsar” diyor Arzu Yılmaz.

Kürt Halk Önderi Öcalan önerdiğinde ve önemine atıfta bulununca, Kürtler arası birliği tehlikeye sokan ve “fincancı katırlarını ürküten” 1982 anlaşması, Arzu Yılmaz tanımlayınca, “Kürdistan Ulusal mücadelesi çerçevesinde ve dört parçayı kapsayan zorunlu bir güç birliği” anlaşması oluveriyor.

Akademisyen veya diplomalı olmaya gerek yok halbuki, art niyetli olmayan herkes Öcalan’ın mesajından Arzu Yılmaz’ın söylediklerinin tersini anlar. Doğrusu insan çok merak ediyor, böyle bir yazıyı insan hangi motivasyonla, hangi saikle ve ne amaçla yazar?

Arzu Yılmaz, Suriye/Rojava’da siyasal hedef ve askeri mücadele konularında ortak mücadele için 2012’de yapılan Erbil Anlaşması’ndan da söz ediyor. Ama KDP’nin Rojava’da güç ve iktidar paylaşımı istediğini; “Roj peşmergeleri” ve ENKS’nin bu paylaşım için hazırlanan paravan örgütlenmeler olduğunu, Erbil Anlaşması’nın da bu nedenle yürümediğini anlatmak istemiyor.

Ancak, yakın tarihimize ilişkin, herkesin bildiği açık ve net bilgileri manipüle ederek başka hikayelere dönüştürmüş; “2014’te ortaya çıkan IŞİD tehdidiyle birlikte savaş hem Irak hem Suriye sahasını sardı. Ve bu savaşta KDP güçleri Kobanê’ye, PKK ise Şengal, Mahmur, Kerkük alanına gitti.”

Yılmaz’ın sözünü ettiği açık ve net bilgiler bunlar mı acaba? Suriye ve Irak’taki savaşta PKK ve KDP’nin aynı ve eşit pozisyonlarda olmadığını canlı yayın görüntüleri ile dünya alem gördü de Arzu Yılmaz neden göremedi? KDP Mahmur’u ve Şengal’i, tek mermi sıkmadan, silahlarını ve peşmergelerini çekerek DAİŞ’e teslim etti. Bu ihanet sonucunda binlerce Êzîdî Kürt katledildi, 4 bin civarında Êzîdî Kürt kadın, esir alınarak köle pazarlarında satıldı. Bunların büyük bölümü hala kayıp. PKK ise gerillaları ise müdahale ederek katliamın ve işgalin büyümesini engelledi. Arada böyle küçük(!) bir fark var. Dolayısıyla KDP’nin Kobanê’deki durumu ile, PKK’nin Şengal ve Mexmûr’daki durumunu aynılaştırmaya çalışmak, açık ve net bilgileri karartarak usta bir Ali Cengiz Oyunu mahareti gerektiriyor.

A. Yılmaz ’Çöktürme Planı’nı hiç duymamış!

Arzu Yılmaz, “açık ve net bilgi”lerini “Hendek Savaşı” ile “PKK yenilgisi”ne de taşıyor. Kürdistan’da, Türk işgaline karşı yürütülen öz savunma savaşına kimin ve kimlerin “Hendek Savaşı” diyerek karartma yaptığını biliyoruz. Yılmaz da bu terimi sevmiş. “PKK durup dururken şehirlerde savaş açtı ve yenildi” hikayesi ona da cazip gelmiş.

2014 yılında, Türk ordusunun Kürdistan kentlerini tank, top ve ağır silahlarla kuşatarak bombalaması üzerine kurulan “savaş simülasyonu”nu hiç duymamış. Bu savaş sonunda, tahminen 15 bin sivilin ölebileceği, 150 bin insanın göç edeceği planından haberi olmamış.

Birikim yazarı, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın, 2014 Eylül ayında hazırlayıp, Genelkurmay Başkanlığı’na sunduğu ve Genelkurmay Strateji Plan Dairesi’nin “Çöktürme Planı” olarak Cizre, Nusaybin, Şırnak, Silopi, Sur, Yüksekova ve diğer kentlerde uyguladığı planı hiç duymamış, hiç bir yerde okumamış.

Tankları, topları, JÖH’ü, PÖH’ü, Suriye’den devşirdiği çeteleri ile saldıran devlete karşı, topraklarını ve kendi halkını savunan Kürt gençlerini suçlamak, bu onurlu ve görkemli direnişi lüzumsuz bir isyan gibi değerlendirmek, artık tartışma alanından çıkar edep, saygı ve hayâ alanına girer.

Yazar hızını alamıyor; “HDP demokratik güçleri harekete geçirmek ve sistemi değiştirmek yerine CHP’ye eklemlenerek sisteme teslim oldu. Mithat Sincar’ın HDP Eşbaşkanlığı’na seçilmesi yenilginin kabulü sayılır” diyor yazar. Nasıl bir mantık ve bağlantı, nasıl bir alakaysa anlamak zor.

HDP’yi oluşturan toplumsal dinamikten, onu her şart altında destekleyen milyonlarca insanın inancından ve kararlılığından zerre kadar bir şey anlamamışlık hali… “Sisteme teslim olan HDP”nin hala il ve ilçe yöneticileri hapse tıkılıyor, üyeleri kaçırılıyor, vekilleri için geçen hafta meclise yeni fezlekeler gönderildi. CHP muhalefetine eklemlenmiş ve sisteme teslim olmuş HDP’ye yönelik devlet teröründe zerre kadar azalma olmadığına göre, “eklemlenme”, “yenilgi” ve “teslimiyet” nasıl oluyor? Bu nitelemeler, HDP’ye karşı kampanya yürüten KDP ve HÜDAPAR çevrelerinin yıllardır kullandığı basit ve adi jargondur. Kullanıcısı akademisyen olduğunda, basitliğin ve adiliğin niteliği değişmiyor.

Yenilgi hevesi ve takıntısı çok açık

Motivasyonunu PKK’nin yenilgisi üzerine kuran yazar, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın Zinî Werte krizine ilişkin mesajını da kendi niyeti ve amacı bağlamında ele alıyor ve istediği gibi yorumluyor: “Öcalan’ın son iki mesajında, önce ‘koltuk’ sonra ‘dükkan benim olsun küçük olsun’ göndermeleriyle işaret ettiği Rojava’daki gelişmeler de PKK’nin bir başka yenilgisidir denilebilir.”

Yenilgi hevesi ve takıntısı çok açık. Ancak, “koltuk”tan kastedilenin iktidar ve iktidarın yaratacağı cazibenin tehlikeleri, “dükkan benim olsun küçük olsun” açıklamasından da Kürdistan’ın parça değil bütün olduğu; bir parçadaki gelişmenin diğer parçalar aleyhine kullanılmaması gerektiği anlatılıyor. Bu mesajların yenilgi ile alakası ne? Son derece açık ve anlaşılır bu mesajları, Arzu Yılmaz niçin ve neden çarpıtmak istiyor? Asıl muamma bu.

Arzu Yılmaz, kendisi de inanmadığı ve tek bir ferdi ikna edemeyeceği büyük manipülasyonu, çıplak yalanı sona saklamış. Meğer Türk devleti ile KDP arasında çok şiddetli bir düşmanlık varmış da hiç kimsenin haberi olmamış(!). Türkiye’nin, son dönemlerde Güney Kürdistan’da kurduğu askeri üs ve karakollar KDP izni ve onayıyla ve PKK’ye karşı kurulmamış. Bu üsler, KDP’nin hakim olduğu alanları çembere almak üzere kurulmuşmuş. Şöyle diyor;

“…Bu bağlamda, yine mutlak veri kabul edilen KDP-Türkiye işbirliği anlatısı üzerine bir-iki not düşmek yerinde olabilir. Zira KDP’nin son yıllarda Türkiye’yi bir ‘dost’ değil, bir ‘tehdit’ olarak gördüğünü açık eden önemli gelişmeler yaşandı. En son Sere Kaniye ve Gri Spi operasyonları sırasında yapılan açıklamalarda, örneğin, KDP Politbüro üyesi Ethem Barzani ‘Türkiye eğer Batı Kürdistan’da başarılı olursa ardından Güney Kürdistan’ı işgal etmeyi planlıyor’ dedi. Bu arada, yıllarca KDP-Türkiye arasındaki ilişkilerde kilit bir rol oynayan Hoşyar Zebari ‘Türkiye’yi Kürtlerin düşmanı’ ilan etti. En son bundan iki ay önce ise Başbakan Mesrur Barzani Fransız 24 kanalına verdiği röportajda Türkiye’nin Rojava’daki operasyonlarını ‘işgal’ olarak nitelendirdi.”

“…mutlak veri kabul edilen KDP-Türkiye ilişkisi” demiş yazar. Kelime oyunu mu desek akademik canbazlık mı? “mutlak veri kabul edilen” ne demek? PKK’ye karşı, Türkiye ile KDP arasında dostluk ve işbirliği mutlak veri değil mi? Gerçek bu kadar açık ve yalınken dahi, çarpıtma yapılmışsa eğer, ”ihtiyaç” acil ve önemli görünüyor. Çarpıtma, TC-KDP ortaklığı ile Zinî Werte’ye yeni üs kurulması ile ilgili olabilir mi?

Arzu yılmaz, Birikim okurlarının Güney Kürdistan realitesini ve oradaki mevcut siyaseti bilmediklerine güvenerek bu kadar rahat yazmış olabilir mi? Neden etkili siyasetçilerin söylediklerini değil de KDP adına Ethem Barzani ve Hoşyar Zebari gibi yönetimde etkisi olmayan, pasif siyasetçilerin söylediklerine atıf yapmış acaba?

Zinî Werte krizi ve düşmanlık ilişkisi

Yazar, Fransız 24 kanalındaki Mesrur Barzani röportajını takip edecek kadar ilgili ama Neçirvan Barzani’nin “Türkiye’nin, başından beri Suriye’deki Kürtlerle bir sorunu yok ancak PKK ile var” sözlerini hiç duymamış? Mesrur Barzani’nin Ankara ziyareti sırasında söylediği, “PKK’nin Sincar ve Irak’ın diğer bölgelerinde bulunmasını onaylamıyoruz ve buna karşıyız” sözlerini duymamış gibi yapmış, neden?

Zinî Werte krizinin devam ettiği bu süreçte, Arzu Yılmaz’ın, Türkiye ile KDP arasında şiddetli bir düşmanlık ve derin çelişkiler bulunduğunu iddia etmesi; Türkiye’nin son dönemde Güney Kürdistan topraklarında kurduğu karakol ve üsleri PKK için değil, KDP’yi çembere almak üzere inşa ettiğini belirtmesi manipülasyon bile değil, sıradan bir bayağılıktır.

Arzu Yılmaz, PKK’ye karşı yürütülen KDP- Türkiye ortaklığını perdelemek, KDP’ye karşı oluşan toplumsal baskıyı dağıtmak; PKK’nin öncülük ettiği Kürdistan özgürlük mücadelesini karalayarak anlamsızlaştırmak görevini yerine getiriyor.

İnsanları ve kurumları kim fonlarsa, sponsorları kimler ise fikirlerine de onlar hükmeder. Sivil toplum örgütleri için de bireyler için de şaşmaz bir yasadır bu. Yasa Arzu Yılmaz için de geçerlidir. Birikim’deki yazısı ile, bir taşla üç kuş avlamaya çalışmış. ABD’ye, Almanya’ya ve KDP’ye, üçünün birlikte gerçekleşmesini istedikleri plan çerçevesinde, üçünün hoşlanacağı söylemlerle, iddialı ve cüretkar çıkışlar yapmış kendince.

İçinden geçtiğimiz süreç, 1999’da Kürt Halk Önderi Öcalan’ın, ABD öncülüğünde, uluslararası bir komplo ile Türkiye’ye teslim edilmesi ve 2004 yılında, PKK yönetiminde tasfiyeci-mandacı bir kliğin ortaya çıktığı sürece çok benziyor. O süreçte de aynı bugün olduğu gibi, kendilerini eski siyasetçi, akademisyen, yazar, aydın diye tanımlayan bir kesim ile, PKK’den kaçan bir kısım eski yönetici büyük bir koalisyon oluşturmuştu.

Coşku, istek ve büyük bir heyecanla PKK’nin yenilgisi ve sonrasında kendilerine açılacak alanın paylaşımını ve hesaplarını yapıyorlardı.

Aynı çevreler yine benzer heves ve heyecan içinde.

Heyecan da, boş hayal da bedava.

Lakin çakallar istiyor diye atlar ölmez!