Bir Türk devlet geleneği olarak Etnosentrizm 

Etnosentrizm, ekonomik, politik ve kültürel bağnazlığı tanımlayan bir kavramdır. Bu düşüncenin yol açtığı katliamlar, soykırımlar azımsanmayacak kadar çoktur.

Tekin AĞACIK

Bir toplum içinde bulunan bireyler yaşam ve kültür olarak birbirine yakınlık duyarlar. Bu yakınlık çoğunlukla dil, din kültürel yapı yaşam biçiminin benzerliği olarak karşımıza çıkar. Bireylerden oluşan topluluğun ortaya çıkardığı bu benzerlik, bireyin bir topluma ait olma hissini de beraberinde ortaya çıkarır, aynı zamanda birey bir kimlik kazanır, kendini bir topluluğun üyesi olarak görür. Birey kendini elde ettiği bu kimlikle tanımlar ve dünyayı yorumlama biçimi bu kimliğe göre oluşur.

Bir topluluğa ait olma hissi, aynı zamanda bireyde güven hissinin oluşmasını da ortaya çıkarır ve toplumun daha güven içinde yaşamasını sağlar. Toplumsal ilişkilerde aidiyet duygusunun önemi büyüktür, toplumsal ilişkiler aidiyet duygusuna göre şekillenir. Toplumsal ilişkiler ne kadar iyi şekillenirse toplum da kültürel anlamda o kadar gelişim gösterir. Dışa karşı olan bakışı da koşut anlamda gelişir. Her toplumda buna bağlı olarak bir ben ve öteki kavramını ortaya çıkarır. Çoğu toplumda ‘ben iyi, öteki kötü’ anlamında bir durumla karşılaşırız. Kendine benzeyenle olma, kendine benzeyene güvenme, kendi gibi düşünenle yaşamı kurgulama ve algılama olarak karşımıza çıkar. Etnosentrizmin kökenlerini burada buluruz.

Kaba anlamda düşünürsek etnosentrizm, kendi toplumunu yüceltme, sadece kendi toplumuna yaşama hakkı tanıma, ötekileri aşağılama dışlama olarak tanımlayabiliriz. Böyle bir toplumdan oluşan bireylerin, kendilerini buna göre konumlandırma ve yaşaması ötekini tamamen kötü güvenilmez, dahası daha ileri bir etnosentrizmde yaşama hakkı bile tanımama olarak görülür.

Kavram olarak etnosentrizm

Etnosentrizmi William Graham Summer (1840 –1910) ilk  olarak 1906 yılında kavram olarak tanımlanmıştır. Summer, etnosentrizmi şöyle tanımlar: ”Grubun içerisinde olanlara karşı barış, düzen, kanun, yönetim, endüstri vb. hepsi gereklidir. Grubun dıştakilerle ve dış grup ile ilişkisi, savaş ve yağma üzerinedir. Gruba karşı sadakat ve fedakârlık ön plandayken, grubun dışında olanlara karşı nefret duygusu ön plana çıkar. Etnosentrizmde iç grup her şeyin merkezidir ve dış gruba ilişkin anlamlandırılan her şey iç grubun yorumlamalarına dayanır.”

Etnosentrizm, katı politik ekonomik bağnazlık anlamında şu biçimdedir. Kendi grubu içinde yer alan ilişki ve bireylere önem verme, grup dışı kişi ve toplumlara kültürlere önem vermeme aşağılama, kendi grubunu üstün görme, kültürel ve ekonomik üstünlük tanımak, diğer gruba hiçbir şekilde hak tanımamak anlamında dogmatik katı bir biçimde ekonomik politik bağnazlığın en üst düzeyde olduğu görülür. Bu gereğinden aşırı bir biçimde ortaya çıkan etnosentrizm, beraberinde ciddi problemler ortaya çıkarır, ırkçılık, sömürgecilik, en sonunda  etnik temizlik kaçınılmaz sonuç olarak karşımıza çıkar. Etnosentrizmin iki etkisi var, olumlu ve olumsuz. Olumlu etkisi grup içinde dayanışma ve birlikte hareket etme dayanışma, bağlılık etkisi olarak gösterilebilir. Olumsuz etkisiyse, ayrımcılığı tetiklemesi ve diğer grupları küçümsemesi, gruplar arası çatışmayı tetiklemesi olarak gösterilebilir. Etnosentrizmi temel olarak gördükten sonra bir de etnosentrizmin zıddı olarak gösterilen rölativizme kısaca bir bakalım.

Kendi değer yargılarımızı katmadan tanıma

Rölativizm; daha doğrusu kültürel rölativizm, bir kültürün bir başka kültürü tanımaya çalışırken kendi değer yargılarını kullanmadan tanımaya çalışmasıdır. Rölativizme göre her değer ve kültür, yaşam biçimi, o grubun normları, o kültür için bir anlam taşır. Kendi normlarımızı ve değer yargılarımızı katarak o kültürü değerlendiremeyiz. Rölativizm, yanlı değer yargılarını ortadan kaldırarak kendi değer yargılarımızı katmadan o kültürü tanımamızı ve anlamamızı sağlar.

Yani açık seçik olarak anlatırsak rölativizm, başka bir kültürü yargılamayı değil, o kültürü, o kültürün normları içinde anlamamızı esas alan bir yaklaşım biçimidir. Birbirine bu biçimde yaklaşan, anlamaya çalışan gruplar da etnosentrik eğilimler etkisini azaltarak kültürel rölativizme daha çok yaklaşır, diğer grubu daha iyi anlamaya başlar. Etnosentrik eğilimler ya da etnosentrik yargılar daha çok varsayımlarla diğer kültürleri değerlendirir. Yani kişi burada kendi sınırlı deneyimiyle, dahası hiç deneyimi olmadan o kültürü yargılar. Bu yargılarına politik algı katarak devlet dini de etnosentrik bakışına alet ederek diğer gruplar üzerinde hakimiyet ve baskı unsurunu daha da ağır hale getirir. Varılan son noktada aynı dinden olmanız da yeterli olmayacaktır, aynı mezhepten olmanız gerekecektir. Değilseniz ortadan kaldırılmanız hiç de kötü bir algı yaratmaz, dahası algılarla oynayarak insan öldürmeniz halinde cennete gideceğiniz telkiniyle ölseniz de öldürseniz de “cennete gideceksiniz” denilir. Burada egemen kültürün kendi etnosentrizmine destek için her türlü enstrümanı kullandığını görürüz. Ortadoğu’da bugün yaşananlar bunun en iyi örneğidir. Türk devletinin etnosentrik düşleri tüm bölgeyi kana bulamış durumda, bunun temelinde yatan Türk devletinin etnosentrik hayallerini tüm bölgeye yayıp, bu uğurda etnik temizliğe girişmesi ve kendini daha üstün görmesinden ileri gelmektedir.

Mustafa Kemal’in etnosentrizmi

Türkiye’de etnosentrizmin ortaya çıkışını ilk olarak Osmanlı’nın son ölüm çırpınışları döneminde görürüz. Dağılmaya yüz tutmuş Osmanlı, kendi çıkmazlarının nedenlerini başka halkların varlığına bağlamış, sonunda Ermeni soykırımına imza atmıştır. Elbette daha önce yaptığı Kürt, Alevi katliamları var ama bunlar daha çok etnik temelde olan soykırımlar. Asıl etnosentrizmin temellerini atan Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra Mustafa Kemal olmuştur. Kürtlerin ve diğer halkların yardımıyla bir devlet kurulmuş, devletin sürdürülmesi tüm yönleriyle garantiye alındıktan sonra etnik temizlik başlamıştır. Ermeni, Rum, katliamlarını Kürt soykırımı izlemiştir. Kürtlerle aldığı ortak kararların hiçbirine uymayarak kendi topraklarını isteyen Kürtlere karşı soykırım başlatmış ve bunun gelecek nesillerde de sürmesi için güçlü etnosentrik, ırkçı temeller atmıştır. Türkiye’deki bu denli çirkin etnosentrizm kendiliğinden oluşmuş bir şey değildir, Mustafa Kemal’in kendi grubu üzerinde tesir ederek tesis ettiği bir kültürel bağnazlıktır. Hitler ile Mustafa Kemal’i karşılaştıracak olursak, Mustafa Kemal, Hitler’in, Mussolini ve Franko’nun öncelidir. Hitler’den daha büyük bir etnosentrik ırkçıdır. Mustafa Kemal, Hitler kadar teknoloji ve silah gücüne sahip olsaydı belki on Hitler kadar soykırım yapardı. Tek eksiği bu güce sahip olamamasıydı.

Etnik temizlik politikası

Mustafa Kemal kendi kültür ve grubunu esas alıp kendini yüceltirken, diğer grupları aşağılamış ve bu sözleriyle kendi grubuna telkinde bulunarak kültürel bağnazlığın temelini atmıştır. Neden ilk zamanlar gizlerken sonrasında etnosentrik düşünceler içine girmiştir? Çünkü o zaman Kürtlere verdiği sözleri tutmamış, Kürtler bu sözlerin tutulmamasına karşı ayaklanmalar başlatmıştır. Bu ayaklanmaları kanla bastırmak için kendi grubunu uyutacak şeyler gereklidir. 1920 Koçgirî direnişini  Şêx Saîd öncülüğündeki 1925 direnişi izlemiş, yalnızca soykırımla bastıramayacağını anlayınca da 1925’te meclis kararıyla Türkleştirme, asimile kampanyasını devreye koymuştur. Bu kampanya sonucunda Türk grubunun diğer grubu aşağılama ve yok sayması kısmen de olsa başarı sağlamıştır. Özellikle Dersim, Erzincan’daki Alevi Kürtlerin kendini Türk görmesi bunun sonucudur. Bir etnik grubun diğer etnik grubu aşağılaması sonucunda Kürtlüğün utanılması gereken bir grup olduğu zorla kabul ettirilmiş, sindirilmiştir. Bu kabullenme daha çok 38 Dersim direnişi sonucunda olmuştur. Kürtlerin ulusal hakları için mücadele eden iki lideri Şêx Saîd ve Seyit Rıza, Türk devletince Alevi Sünni eksenli Sünni bir tartışma çerçevesinde tutularak Kürt ulusal birliğinin önüne geçilmek istenmiştir.

Yukarıda gördüğümüz gibi birbirine benzer bireyler birbirine yakınlık duyar. Bu yakınlıktan kültürel birliktelik ortaya çıkar. Mustafa Kemal bunu çok iyi tespit etmiş olacak ki, 38 isyanında ‘’grup teşkil etmeyecek şekilde başka şehirlere sürün’’ diyor. Mustafa Kemal, Kürtleri birbirinden ayırarak, başka kültür içinde eritip bir topluma ait olma hissini de ortadan kaldırmayı amaçlamıştır ki Kürtler birbirine yabancılaşsın. Çünkü insan türü böyledir, birbirine yakın aynı kültürden olan iki köyün birbiriyle iletişimini 10 yıl kesin, aynı kültür içinde ayrı yaşam biçimleri eklenir ya da eksilir. Dahası çok uzun zaman geçince lehçeler oluşur ve bu aynı kültürden gelen gruplar birbirlerine yakınlık hissini kaybeder. Dayatılan kültür içinde kendi öz kültürünü kaybeder.

Erdoğan, Mustafa Kemal’in izinden gidiyor

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri diğer halkların varlığını hiçbir biçimde tanımamış, çıkardığı yasalarla bu halkların varlığını yok sayıp, karşı çıkıldığında soykırım yapmaktan kaçınmamıştır. Kürt, Ermeni, Rum köy, şehir adlarını değiştirmiş, dahası insanların kendi anadillerinde çocuklarına ad takmasına bile tahammül edemeyecek kadar bağnaz bir kültür oluşturmuştur. Bu etnosentrik yönetim biçimiyle günümüze gelinceye dek Kürtlerle zaman zaman yaşanan kültürel ve politik çatışmalar yaşayan Türk devleti, Erdoğan’la Kürt soykırımını taçlandırmak istemektedir. Ana muhalefetiyle ırkçılarıyla birlikte Kürtlere saldırmak söz konusu olduğunda hep bir ağızdan konuşuyorlar.

Ana muhalefetin Erdoğan’ın Kürtlere saldırısı esnasında, onunla birleşmesi, bu etnosentrik bağnaz kültürün bir sonucudur. Çünkü Kürtlere dayatılan soykırımda Erdoğan, Mustafa Kemal’in izinden gidiyor. Ana muhalefetin buna sessiz kalması, destek olması bundandır.

Erdoğan da Mustafa Kemal de aynı gelenekten beslenmektedir. İkisi de lider kültü, tek adam, tek lider geleneğini sürdürüyor. Her ikisi de etnosentrik bağnazlık üzerinden kendini yaşatıyor. Erdoğan’ın tek kattığı; İslami gericiliğini de yanına alarak daha büyük soykırımlar yapmak ve soykırım sınırlarını kendi ülkesinin dışına taşımak oldu. Bunu da kısmen başardı. Geçmişte Mustafa Kemal’in soykırımından kurtulup Suriye ve Rojava’ya yerleşmiş Kürt, Ermeni kim varsa orada bu soykırımı tamamlamak istedi. Tüm bu halklara yaşatılan soykırım, acı ve sürgün, bir etnik grubun kendini üstün saymasının, bağnaz bir etnosentrizmin ürünüdür. Kürt şehirlerine saldırılarak başka yerlere göçmeye zorlanıyor, Kürtlerin bir arada olması engellenmeye çalışılıyor.

Kendini diğer kültürlerden üstün gören kör beyinlerin zorbalığı kendine hak görmesinin acı sonuçlarını gördük, görüyoruz. Gelinen noktada bu etnosentrik soykırımcı düşüncesizlik sistemi tıkanmış olmasına rağmen, hala sorunun kendinden kaynaklandığını görmeyerek, tam tersine bu körlüğünü daha büyük körlüklerle aşmak gibi bir yola sapmıştır. Bu sistemin hangi katmanını kaldırsanız, giderek daha kötü çürümüşlükle karşılaşırız. Bu pis kokular saçan çürümüş sistem, artık üstü örtülemeyecek kadar birikmiştir. Çünkü bu ceberut devlet geçmişin pisliklerinin üzerine yeni pislikler atarak örtmeye çalışmaktadır.