Biz ne yapamadık?

Anti demokratik bir uygulama olan torba yasa teklifleri sorunların sahiplerinin tartışmasına fırsat vermeden, toplumsal muhalefetin itiraz etmesine meydan bırakmadan apar topar gece yarıları AKP oylarıyla yasalaşıyor. AKP sıralarındaki ellerin havaya kalkmasıyla birlikte torba yasalar birer birer geçmiş oluyor.

Özel İstihdam Bürolarına geçici iş ilişkisi kurma yetkisi veren kanun TBMM’den geçerken de böyle oldu, 6 Mayıs sabahı saat 3.30’da AKP sıralarında eller havaya kalktığında Türkiye’de işçi kiralamak yasalaştı. Sermaye partisi AKP’den çalışan sınıfa çok ağır bir darbe daha indirildi.

Nasıl ki 12 Eylül askeri darbesi ‘kar oranları düşen’ sermayenin imdadına koşmuş, neoliberal politikaların önü açılmış, faşizm koşullarında özelleştirmeler yapılıp, sendikasızlaştırma yoluna gidilmiş ve piyasacı bir ekonomi kamu hizmetleri alanını kar ve rant ile kuşatmış ise; şimdi de aynı şey oluyor. Kendini Kürt savaşı ile meşrulaştıran fiili darbe koşulları rant ve sömürü için büyük bir fırsat olarak değerlendiriliyor. Ulusal İstihdam Stratejisi’nde yer alan çalışma yaşamındaki ‘katılılardan’ kurtulma hedefi, AKP eliyle işçilerin emekçilerin, kadınların, doğanın aleyhine yeniden dizayn edilen üretim alanları ile mümkün kılınıyor. 

Kölelik yasası halledildiğine göre, sermayenin gözüne girilecek hangi işler sırada bekliyor? AKP Saray iktidarı şimdi kıdem tazminatı hakkının gaspı, belki de bölgesel asgari ücret gibi sermayenin başka karın ağrıları için ellerini ovuşturuyor olmalı. 

Sendikalar basiretsiz mi?

Bu süreçte sendikaların çalışma yaşamına dair son derece kritik bir yasa hakkında ortak bir tutum almaları beklenirken bunun gerçekleşemediği görüldü. Parçalı, etkisi sınırlı direnişler ve protestolar dışında kayda değer bir şey yapılamadı. Bu denli kritik bir yasa geçerken sendikalar kafalarını kuma sokmaları basiretsizlik mi? 

Böyle bir tablonun ortaya çıkma nedeni olarak hemen birkaç şey sayılabilir. Duruma sadece sendikaları değil, politik özneleri de içine alan bir bakış geliştirmek belki de en doğrusu. Bunların başında Hükümetin izlediği kutuplaştırıcı politikaya şovenizm, ırkçılık, ayrımcılık ile işçileri gerçek gündemlerinden uzaklaştıran siyasi manevralara cevap verememek, bu havayı etkisiz kılamamak geliyor. Savaş koalisyonunun emekçilerin barış politikalarına kazanılmasına en ağır şekilde saldırdığını 10 Ekim’de emek, barış, demokrasi mitinginde gördük. Barış ve emek mücadelesinin birbirinden ayrı ele alınamayacağını ilan eden emek hareketine karşı devletin bilgisi dahilinde canlı bomba patlatılması ile bir mesaj verilmiş oldu. 

Yine bir süre önce Davutoğlu tarafından çıkarılan mevzuata aykırı genelge ile kamu emekçileri üstünde baskılar artırıldı. Sendikal faaliyetlerin kriminalize edilmesi, KESK’te greve katıldığı için 15 bini bulan çalışanın soruşturma geçirmesi, sürgün ve gözaltılar demokratik tepkilere ket vurmak için yapılıyor. Fakat bütün bu saldırılara rağmen sokaklar seyrekleşse de emek, barış ve demokrasi mücadelesinden yana duruşun terk edilmediğini de unutmamak gerekiyor. Önemli olan AKP Saray politikaları karşısında duranların kendilerini ortak bir platformda ifade edebileceği yaratıcı taktikler aramaktan vazgeçmemek. Örneğin 2016 1 Mayıs’ı buna bir örnekti ama işçilerin birlik, mücadele, dayanışma gününde başarılan yan yana duruş, AKP Saray saldırılarına karşı ortak bir mücadeleye sıçratılamaz ise etkisi de fazla sürmez.

Bir de yandaş ve ‘korucu’ sendikalar var. Onların sermaye ve sermayeyi kollayan hükümet politikaları karşısında işçiyi pasifize etme rolünü hakkıyla oynadıkları bir gerçek. Fakat bunun da bir sınırı var. Yeter ki demokrasi güçleri ve sınıf örgütleri üstlerine düşeni yapabilsinler.

Bunun için geçen yıl bugünlerde metal fırtına estiren işçilere kulak vermek bile yeter. Kölelik yasasının TBMM’de görüşüldüğü 5 Mayıs’ta; "Sendikal demokrasi ve ücretlerde iyileştirme" talebiyle metal fırtına estiren Renault, TOFAŞ, Ford Otosan, Türk Traktör, Coşkunöz, Mako, Ototrim, Ors Rulman işçileri direnişlerinin 1. yıl dönümlerini yaşıyorlardı. Metal direnişinin yıldönümünde Evrensel’e röportaj veren işçilerden biri direnişten çıkardığı dersi şöyle ifade ediyor; "Herkes her şeyi biliyor ama işçiyi birbirine kenetleyecek bir bağ yok." 

Gerçekten de başarmamız gereken sistemin emekçileri birbirinden uzaklaştırma hamlelerine karşı gelebilmek ve işçiler arasında ‘o bağı’ ne yapıp edip kurabilmek. Çalışan sınıfı politik olarak birleştirmeden kapitalizmin sınırsız sömürüsü karşısında sesimiz, nefesimiz de kesiliyor. TBMM’de sermayenin hizmetkarlarının elleri havaya kalktıkça emek, barış, demokrasi için mücadele eden bizlerin ellerinde ne var ne yok adeta buharlaşıyor. O sebepten olsa gerek sermaye köpeksiz köy bulmuş değneksiz geziyor.