Bu derin sessizliğin bir anlamı var

Selahattin Demirtaş’ı da tutukladılar. Kamuoyu ve hatta HDP kitlesinin gözünde bile, HDP’li vekillerin hatta Figen Yüksekdağ’ın tutuklanmasından bile önemliydi bu. Çünkü bu tutuklama ile devlet Kürtlerle kopuşa imza atmış ve dönüşü olmayan bir yola girilmiş olacaktı. Oldu, tutukladılar, hatta HDP meclis çalışmalarını durdurma kararı aldı. ‘Demokratik siyasetin imkanı kalmamıştır’ dedi… Lokal, zayıf katılımlı eylemlerle karşılandı olanlar. Esas olarak derin bir sessizlik çöktü her yana. Sokaklar dolup taşmalıydı, basın açıklamaları, gösteriler olmalıydı ama yok. Yerine; çok bilinmezli, içinden çığlık geçen derin bir sessizlik var. Bu ülkede an itibariyle demokrasi, hukuk, adalet, eşit özgür birlikte yaşama imkanının kalmadığını bağıran, içinde saklı ve patlamaya hazır enerjisi ile, sonu nereye varır kimsenin tam olarak bilemediği bu sürecin gidişatını hatta sonunu belirleyecek bir sessizlik… 

10 Ekim Ankara Katliamı davasının görüldüğü duruşma salonunda da benzer bir sessiz çığlık dolaşıyor. Selden önceki uğultu gibi koparak, yükselerek dolaşıyor hem de. Uçları açıkta bırakılmış elektrik yüklü kablolar gibi ya da. Sanıklardan Yakup Şahin ifade veriyor; "Pişmanlık yasasından faydalanmak istediğim önceki ifademi kabul etmiyorum. Suçsuzum, haberim yoktu, cumhurbaşkanı bile kandırıldım diyor kurtuluyor, ben de kandırıldım". Anlatımına göre; Fetöcü polisler hatta savcılar ve hakimlerin tezgahına gelmiş. İddianameye göre ise; arabasında el bombaları çıkmış, iki canlı bombanın Ankara’ya getirilmesinde rolü var, bomba yapımında kullanılacak malzemeleri temin etmiş, ama o suçsuz. 

Polisler Ankara çevresindeki yollarda kuş uçurtmamış, hatta Yakup Şahin her geçişinde aramaya takılmış, cüzdanının içine kadar bakmışlar hatta GBT taraması yapmışlar ama canlı bombaları taşıyan araç hiç takılmadan geçmiş o arama noktalarından. Yakup’un cüzdanında uyuşturucu hap bulan polis işlem yapmamış, hatta haplarını da geri vermiş. Yakanlandığında da emniyette sırtınız sıvaşlanmış, gaz vermiş ve kendisiyle selfi çekmeyi ihmal etmemişler. Hatta aracında yakalanan paralarını kendisine teslim etmişler eksiksiz olarak. Salonda, elindeki kanın hiç çıkmayacağını unutmuş, suçu Fetöye yıkıp kurtulabileceğine inandırılmış bir kanlı katil. Ama havası binbeşyüz halen. Sırtını devlete dayamanın huzuru var sesinde. O salonda herkes, her şey var ama hukuka ve adalete olan inanç yok. Elektrik yüklü kablo uçlarının birbirine değmesi gibi ateşlense de kimi zaman, derin bir sessizlik orada da. 

Herkesin herşeyi bu kadar net görebildiği başka dönemler oldu mu bilemiyorum. Ama HDP’ye yönelik saldırılardan da, devlet- İşid bağlantılarına ve devletin polisinin Ankara katliamındaki rolüne dair katilin açıklamalarından da anlaşılan; demokratik siyasetin, hukukun, adaletin, vicdanın an itibariyle hükmünü yitirdiği, iktidar tarafından kullanılamaz hale getirildiğidir. Ve eğer o çığlık çığlık suskunluğu, o suskunluğun anlamsız sözlerle ve yetersiz eylemlerle oyalanmaya karşı bu duruşunu anlamazsanız; ha koptu ha kopacak diye çekiştirilen o kopuşun artık gerçekleşmiş olduğunu göremez, HDP kitlesini baskılara, tehditlere boyun eğmiş olmakla suçlayabilirsiniz. Ama durun, dinleyin bu sessizliği; iktidarın toplumu adım adım sürüklediği savaşa karşı direnişin sesini duyacaksınız, yok edilen insani değerlerin nefesini hissedeceksiniz, demokrasi ve hukuka olan ihtiyacı duyumsayacaksınız. Kim varsa zalimle derdi olan, ona buna kızmak yerine bu sessizliğin enerjisini görünür kılacak yol ve yöntemler üzerinde kafa yorsun. Çünkü belli ki yeniden dizilmesi gerekiyor her şeyin. Ve çığlığı kulaklarımızda yankılanan derin sessizlik; bu değişime ve dönüşüme gebe.