Buğday Nöbeti!

Sarı sarı başakların yol boyu uzandığı, ufuk çizgisini bile sarıya boyandığı bir buğday yolculuğu… Demden beri buğdayın hafıza oluşuna aşina olan bir coğrafyada ilerliyoruz. Geçen sene buraların tümü işgalci Türk devleti tarafından yakılmış, kapkara bir çöle dönüşmüştü. ‘Ne ilginç nasıl bu yıl da yakmadılar’ diyoruz… Yol boyu her iki yüz metrede bir HPC (Hêza Parastina Cewheri) öz savunma güçlerinin bayraklarının dikili olduğunu görüyoruz. Önce bir olay mı oldu diye düşündük, sonra anladık ki bu bir nöbet. Meğer Rojava’da sivil halktan oluşan öz savunma güçleri buğdayların nöbetini tutuyormuş. Kavurucu güneşin altında anneler, gençler, amcalar omuzlarında silah ile her metre karede nöbetteydi, gördüğümüz öbek öbek nöbetçi grupları ilerledikçe çoğalıyordu. Yolumuz uzadıkça sayılarının yüzleri, binleri geçtiğini görüyoruz. Kobanê’den Derik’e kadar uzanan bu buğday nöbetçisi insan şeridi direnişin ta kendisiydi.
Bu toprakların görmediği zulüm kalmamıştı ve halk artık yakınmaktan vazgeçip varlığı ile çare olmayı bilmişti. Güneşin altındaki bu insan seli belki de yeryüzünün serin meltemi haline gelmişti. Rojava’nın bütün buğday arazilerinin nöbetini tutmak binlerce meltem yürekli insanın varlığını gerekli kılıyordu. Ve onlar esmer tenleriyle karşımızda duruyordu. Buğday nöbetçilerinin her biri bir direnişçiydi. Başkalarının memleketinde padişah olmaktansa kendi topraklarında bir ‘korkuluk’ olmak daha anlamlı geliyor insana. İnadına yaşamı savunmanın, suyunu, toprağını işgalciye karşı savunmanın onurlu eylemcisi olmak elbette ki anlamlı. 21. Yüz yılın ortalarında bize buğday nöbeti tutturan vahşi gerçeklik karşısında hiçbir teori olması gereken eylem kadar işlevli değildir. İnsanların uzaya çıktığı bir zamanda, biz Kürtlerin buğday nöbeti tutması bizim ayıbımız değil, insan değerlerine düşman olan Türk devletinin insana, doğaya ihanetidir. Suyumuzun nöbetini tutmazsak kurutacaklar, topraklarımızın nöbetini tutmazsak yakacaklar.
Çocuklarımızı kaçırıp organlarını satanlar neler yapmaz ki? Gencecik kızlarımıza tecavüz edip öldürenlerin yapamayacağı kötülük var mı? Yapmadılar dediğimiz bir şey kaldı mı? Ve bu vahşet karşısında kendini ve değerlerini savunmayan insan kalabilir mi? İnsan kalabilmenin koşulu direnmektir bu coğrafyada. Varolan gerçek ne kadar da çok kıyıyordu olması gerekene. Bu yüzden bu kadar kıyım ve kırım. Kim bilebilirdi ki bu insanların öyküsünü. O anlarda yüreğinde onlarca çanın çalındığını, o insanların hikâyelerini kim duymuştu ki? Başkasını acıtmama adına hikâyesini anlatmaz kolay kolay buğday nöbetçileri. Ama hepsinin vardır koynunda sakladığı bir kavgası, bir intikam yemini. Usul usul büyüttüğü bir özgürlük düşü…
Onlar anlatmazsa da biliriz ki ülkesine en çok benzeyenler onlardır. Zira yandığında ülkeleri onlar kıvılcım biriktirir kalbinde. Sınırlar çizildiğinde onlar parçalanır, rüyaları bölünür. Kıyımların kıyısındaydı hayat. Bu teni yanık coğrafyada bir katliamı izler gibi bakardı gözler. Dudakların kıyısında sönmüş bir közdü gülücükler. Potinler eziyordu bu toprağı. Ülkemiz dedikleri, elbiseleri bağrında parçalanmış bir ana. Mahremi tanımayan kirli eller dolanır bu ülkenin fistanında. Kimin yasalarıydı bunlar? Kimin yargısı? Bu ülkede ağıttan her ana zılgıttan bir kız doğururdu. İsyancı her baba onur savaşçısı bir oğul bahşederdi bu coğrafyaya. Ve şimdi bir ağıtı zılgıta dönüştürmenin zamanıydı. Ve şimdi bir isyanı onur narasına dönüştürmenin zamanıydı. Ve bu zamanda biz buğdayı, buğday da bizi anlardı… Gerisi laf u güzaftı…