Bülent Uluer’in giderken düşündürdükleri

Almanya’nın Osnabrück kentinde kendisini misafir ettiğimde, (1980-81), Polonya’da Solidarnosc’un yükselişi başlamıştı.

Alman yoldaşlarla kurduğumuz “Enternasyonal İşçi Derneği”nde, Solidarnosc’u tartışmıştık.

O, Solidarnosc’un umut verici bir hareket olduğunu savunmuştu.

Ayrı düşünüyorduk.

Ben Solidarnosc’un ABD destekli bir hareket olduğunun, politik bir devrime gidemeyeceğini iddia ediyordum.

70‘li yıllarda yığınları hareketlendiren ajitatör Bülent Uluer ile bu tanışma döneminde, Kuzey Kürdistan’daki silahlı direniş yükseliş dönemindeydi.

O, “eski tüfek”ti ve 68 Hareketi’nin mirasına sahip bir gelenekten geliyordu.

Ben ise, Kürdistan’da o zamana dek hesapta olmayan devasa yeni bir direniş karşısında sarsıntıya uğrayan, ideolojik bir geleneği temsil etmeme rağmen, gücünü o direnişten alanlardan biri gibi konuşuyordum.

Böyle olunca da, Bülent Uluer’i dinleyince, O’nun nasıl olurda bir zamanların kitleleri harekete geçiren o güçlü ajitatör olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Mantıklı bir tartışmacı, ses tonunda beklenmedik yükselişlerin olmadığı, dinlemesini bilen, konuşmasını da iyi beceren bir adamla karşı karşıyaydım.

Nerde o ajitatör?

Bu soruya cevabı sonraları bulmuştum.

Yetmişli yıllar, kitleler ve devrimci öncülüğün başkaldırış yıllarıydı. Bu yıllarda, çıplak şiddete karşı, devrimci karşı koyuşun önemli etmenlerinden biri, işçi hareketini harekete geçirebilecek öğrenci hareketini forme etmek oluyordu. Bunun için de güçlü söze gerek vardı.

Che Guevera, Ho Chi Minh, Amilcar Cabral, Mao Tse Tung vb. devrimci öncülerin kazanımları, dünyadaki tüm devrimci hareketlerin kazanımları sayılıyordu.

Böylece “Ho Amca”, “Başkan Mao”, “Che” isimlerini güçlü seslendiren bir ajitatörün, meydanlardaki kitleleri dalga dalga hareketlendirmesi mümkündü.

Böylesi bir ajitatörün, teorik alt yapısı da olmalıydı.

Daha sonra İsviçre’nin Basel kentinde Mahir Sayan ile birlikte ziyaret ettiğim ve tartıştığımız Bülent Uluer‘in, teorik alt yapısı dolu devrimci ideallerini yitirmemiş bir kadro olduğuna tanık oluyordum.

Hayat arkadaşıyla küçücük bir dairede yaşayan Bülent Uluer’in camekanlı bir dolapta bir düzineden fazla piposu olduğu da dikkatimi çekmişti.

Bizi nazik karşılamış, tartışmalarımız boyunca, sözlerini itinalı seçmiş ve abartılı olmamıştı.

Türkiye’ye geri döneceği yıllardı.

Ancak Türkiye’ye geri döndükten sonra, Birand’ın 32. Gün’ünde, Ertuğrul Kürkçü ve Doğu Perinçek ile tartışmasını dinlediğimde, Perinçek’in, Ertuğrul Kürkçü’nün aksine, Bülent Uluer’i çileden çıkaramadığına şahit olmuştum. O iki kez Perinçek’e: “Resmimi yayınlayıp, terörün başı diye beni ihbar etmedin mi?” demişti.

1993’ün sonunda 150’ye yakın Kürdistanlı aydınla birlikte Bon’dan Brüksel’e kadar gerçekleştirdiğimiz o uzun yürüyüşe, dayanışma amacıyla katılan 10‘a yakın Türk devrimcisi arasında Bülent Uluer, Mahir Sayan ve Sinan Cemgil’in eşi şirin Cemgil de bulunmaktaydılar.

O’nu Basel’de ziyaretim bu yürüyüşten sonra olmuştu…

Devrimci Gençlik Federasyonu’nun kurucularından olan Uluer, bu görüşmemizde, “büyük kardeş” pozunda değildi. Kürt Hareketi’nin tarihi fırsatı devrimci bir direnişle yakaladığını belirtmişti.

2015 seçimlerinde HDP’den İstanbul 1. bölge adayı olması, ırmağın sonuna dek yürüyüşe devam edecek o adamın, Avrupa’dan ayrılmasının nedenlerinden biri oluyordu.

Aramızdan erken ayrılan (65’inde) devrime sadık kalan bir kadronun mücadelesinin anısına saygı duyarak…