Bin 200 kişiyi kaybetti sadece 16 dava açıldı

İHD verilerine göre bin 200 kişi gözaltında kaybedildi. Ancak gerçek veriler daha yüksek. Bugüne kadar gözaltında kaybetmelerle ilgili “iç hukukta” ancak 16 dava açıldı. 16 davadan 14’ü sonuçlandı, iki dava devam ediyor. Sonuçlanan davaların 12’si beraatle, ikisi mahkumiyetle sonuçlandı.

t15 Temmuz girişiminden sonra İHD’ye çok sayıda kayıp şahıs başvurusu yapıldı. Tüm başvurulara, tanıklara rağmen ‘gözaltına alınmadı’ cevabı verdi. İHD girişimleri sonucu 7 kişi aylar sonra emniyette ortaya çıktı. Yani bu süre zarfında bu kişilerin gizli gözaltı merkezlerinde tutuldukları anlaşıldı.

Gözaltında kaybetme insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve bu suça her zaman “cezasızlık” eşlik eder. İhlal rejimini ayakta tutan cezasızlık geleneği son bulmadan; demokrasi, adalet ve barışa yönelik bir gelecek umudu yaratmak mümkün değildir.”

BARIŞ BALSEÇER

“Ceset yoksa cinayet de yoktur” mantığıyla kendisine muhalif olanları ortadan kaldırmayı bir siyaset biçimi olarak belirleyen despotik tüm rejimler, binlerce insanı “faili bilinen cinayetlerle” katletti. Arjantin’den Kürdistan’a; Kürdistan’dan Türkiye’ye çocukları, yakınları katledilen ve cansız bedenlerine dahi ulaşılamayan binlerin akıbetini soranlar ise iktidarlardan hesap sormaya devam ediyor.

Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası’nın 25. yılında, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi ve Cumartesi Anneleri Sözcüsü Sebla Arcan ile gözaltında kayıplar ve buna karşı verilen mücadeleyi konuştuk.

Gözaltında kaybetme bir devlet politikası mıdır? Türkiye-Kürdistan’da gözaltına alınarak kaybedilen ne kadar kişi var?

Gözaltında kaybetme despotik rejimlerin işbaşında olduğu  ülkelerde; topluma korku salma, muhalifleri susturma yöntemi olarak uygulanır. Dolayısıyla öncelikle hak ve özgürlük talep edenleri hedef alır. Ama uygulama sistematik hale gelince,  iktidarın politikalarına itiraz eden herkese yönelebilir.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de gözaltında kaybedilen kişilerin gerçek sayısına ulaşmak mümkün değil. Ancak İHD’ye yapılan başvurulardan yola çıkarak bin 200 kişi civarında olduğunu söyleyebiliriz. Ağır baskı ve tehdit ortamında pek çok ailenin kaybedilen yakınları için resmi kurumlara dahi başvuru yapamamış olduğunu düşünürsek, bu sayının daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.

Cumartesi Anneleri’nin bu mücadelede nasıl bir yeri var?

Gözaltında kayıplar gerçeğini gündeme getirdiğimiz 90’lı yıllarda gözaltında kaybetme sistematik bir devlet politikası olarak uygulanıyordu. Yalnızca 1994 yılında İHD’ye 500’ün üzerinde gözaltında kayıp başvurusu yapıldı. İHD ve kayıp yakınlarının birlikte yürüttüğü ve kamuoyunda “Cumartesi Anneleri” olarak bilinen oluşumun tarih sahnesine çıkmasıyla devletin gözaltında kaybetme politikası ulusal ve uluslararası kamuoyunun gündemine taşındı. Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi devleti kabetme politikasını eskisi gibi rahatça yapamaz hale getirdi. İç hukuktan sonuç alınamasa da,  İHD’nin desteğiyle AİHM’e taşınan çok sayıda davada gözaltında kaybetmeler belgelendi, kayıtlara geçti. Yoğun mücadeleler sonucunda az sayıda da olsa kaybetme vakaları yargıya taşındı. Bu davalar beraatle sonuçlansa da kaybetmelerin nasıl gerçekleştiği; tanık beyanları, bazen de suça iştirak edenlerin beyanları mahkeme tutanaklarına geçti.

Uzun yıllar sonra bazı kayıpların defnedildiği yerler  tespit edilerek kalıntılarına ulaşıldı. Cemil Kırbayır ve Kulp’ta 11 köylünün kaybedildiklerine dair TBMM komisyon raporları düzenlenmesi sağlandı. Belki de en önemlisi işlenen bu insanlığa karşı suçun unutulmaması, toplumsal bellekte yer alması sağlandı. Kısacası bu mücadele inkar edileni açığa çıkardı. Cezasız bırakılanı ifşa etti.

12  Eylül askeri darbesini baz alırsak, öncesi ve sonrasında gözaltında kayıplarla ilgili nasıl bir değişim bulunuyor?

Cumhuriyet tarihini esas alırsak 1936’dan 12 Eylül askeri darbesi öncesine kadar 5 kişi gözaltında kaybedilmiş. 12 Eylül askeri darbesi sürecinde  İHD kayıtlarına geçen 15 kişi kaybedilmiş. Yani sistemli bir kaybetme politikasından bahsedemeyiz. Ancak 90’lı yıllara gelindiğinde gözaltında kaybetmenin sistematik bir pratiğe dönüştüğünü görüyoruz. Edirne’den Kars’a, İstanbul’dan Diyarbakır’a, İzmir’den Hakkari’ye, Ankara’dan Adanaya Türkiye’nin dört bir yanında ama ağırlıklı olarak Kürt coğrafyasında yüzlerce insan evlerinden, işyerlerinden, otomobillerinden, kafelerden, otobüs duraklarından, otobüslerden, traktörlerden devletin güvenlik güçlerince gözaltına alındılar ve bir daha geri dönemediler.

Türkiye’de gözaltında kayıpların en fazla görüldüğü dönem hangi yılları kapsıyor? Bu artışın temel sebebi nedir?

Bu suçun en yoğun uygulandığı dönem 1993-1995 yılları  arasında oldu. Bu dönem “düşük yoğunluklu savaş” konseptinin en ağır biçimde uygulandığı yıllardı. Terörle mücadele iddiasıyla   ‘Alan Hâkimiyeti’ adı verilen ‘güvenlik stratejisi’nin yürürlüğe girmesi ile özellikle Kürt coğrafyasında sivil halka tarifi imkansız acılar yaşatıldı. Gözaltında kaybetmeler de, bu dönemin en vahşi uygulaması oldu ve yaygın biçimde uygulandı.

Gözaltında kayıplarla ilgili hukuki süreç nasıl işledi?

Türkiye’de yüzlerce insan gözaltına alınarak kaybedilmesine rağmen, kaybedilenlerin aileleri için tüm hak arama kanallarının kapatılmış olması ve iç hukuktan sonuç alınmasını imkansızlaştırıyor. AİHM’de mahkumiyetle sonuçlanan kayıp davaları iç hukukta ya takipsizlikle sonuçlanarak yargıya bile taşınamıyor ya da binbir emekle yargıya taşınan az sayıdaki davalar beraatle sonuçlanıyor. Hatta TBMM raporlarında gözaltında kaybedildikleri yazılan kayıpların davaları bile ya sonuçsuz bırakılıyor ya da beraatle sonuçlanıyor.

Özetle; gözaltında kaybetmelerin bir devlet politikası olarak ve devletin kurumlarının işbirliği içinde işlenmesi ve örtbas edilmesi nedeniyle yargıya taşınması mümkün olmuyor. Binbir zorlukla yargıya  taşınması halinde ise; delillere, tanıklara, AİHM mahkumiyetlerine hatta TBMM raporuna rağmen beraatle sonuçlandırılıyor.

Şu ana kadar kaç dava açılabildi?

Bugüne kadar bizim takip edebildiğimiz kadarıyla gözaltında kaybetmelerle ilgili “iç hukukta” ancak 16 dava açıldı. Bunlardan 10 tanesi 2011-2015 tarihleri arasında, diğerleri 2011 öncesinde açılmış davalar. 16 davadan 14’ü sonuçlandı, iki dava devam ediyor. Sonuçlanan davaların 12’si beraatle, ikisi mahkumiyetle sonuçlandı. Yani bu güne kadar yalnız iki davada mahkumiyet kararı verildi. Verilen cezada emir komuta zinciri gözardı edildi. Yalnız uzman çavuş, itirafçı ve korucu cezalandırıldı.

Bugüne kadar, Türkiye’nin bütün kritik siyasi davalarında olduğu gibi kayıp davaları da “kamu güvenliği” gerekçesi ile uzak başka illere aktarıldı. Bu aktarmalar davaların izlenmesi, kamuoyu oluşturulmasını zorlaştırdığı gibi ailelerin, avukatların, hak örgütlerinin mahkemeye geliş gidişlerini de zorlaştırdı. Ayrıca Türkiye’de bağımsız bir yargı olmadığı için etkin hukuki mekanizmaların varlığından ve bu davalarla ilgili hukuki boyuttan söz etmek pek mümkün değil.

Bu davalar siyasi konjonktürle bağlantılı davalar oldu. Davalardan 10 tanesi hükümetin ordu ile bilek güreşi yaptığı Ergenekon sürecinde açıldı. O dönem çok ciddi iddianameler düzenlendi. Ağır ceza talepleriyle açılan davalardan hükümetin, Ergenekoncularla uzlaşma sürecine girmesi üzerine sekiz dava beraatle sonuçlandı. İki dava devam ediyor ama muhtemel ki o iki dava da cezasızlık zincirinin halkaları olmaya devam edecek.

Cumartesi Anneleri 2011 yılında dönemin Erdoğan ile görüştü.  Sonrasında mecliste bir komisyon kuruldu. O gün neler konuşuldu? Komisyon çalışmalarına devam ediyor mu?

2011 yılının Şubat ayında dönemin Başbakanı Erdoğan  Cumartesi Anneleri’ni davet etti. Davete, çoğu ileri yaştaki anneler olan 10 kayıp yakını ve İHD adına 2 kişi katıldı. Erdoğan bu görüşmede ailelere “sorununuz kabinemin sorunudur” dedi. Bunu ertesi gün, televizyon kanallarında da tekrarladı. Annelere yaşatılan acılardan bahsetti. Görüşmede İHD adına, gözaltında kayıplarla ilgili genel bir bilgilendirme yaptık. Örnek kayıp vakaları ve taleplerimizden oluşan bir dosya sunduk. Anneler de kendi hikayelerini anlattılar. Özetle;   “Sen Başbakansın istersen evlatlarımızın bulunması ve faillerin yargılanmasını sağlayabilirsin” dediler.

Ayrıca, BM Kayıplar Sözleşmesi’ne Türkiye’nin taraf olmasını istediler. Bu görüşmeden sonra Erdoğan’ın talimatı ile Cemil Kırbayır’ın akıbetinin araştırılması için bir Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. Komisyon, Cemil’in tanıkları ile görüştü. Cemil’i işkenceyle sorgulayan emniyet ve MİT mensuplarını sorguladı. Hatta 20 gün geçici olarak Kars Emniyeti’nde çaycı olarak görev yapan kişiye bile ulaştı. Ve bizi de şaşırtan 350 sayfalık bir rapor hazırladı. Raporda 31 yıl boyunca firar ettiği iddia edilen Cemil Kırbayır’ın işkence ile öldürüldüğü ve bedeninin yok edildiği yazıldı. Meclis Komisyonu rapor ile birlikte Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Aradan 9 yıl geçti Meclis’in raporu hala Kars Cumhuriyet Savcılığının tozlu raflarında bekliyor. Sonrasında Erdoğan da bu topraklarda yaşanan gözaltında kaybetme pratiğine dair  yüzleşme ve hesaplaşma iradesi göstermedi. Çünkü bu iradenin gösterilmesi  hak ihlallerinde “bir daha asla kararlılığı” ve hukukun üstünlüğüne saygıyı gerektirir. Erdoğan da Demirel gibi “Güvenlik güçlerinin elini soğutmamayı” tercih etti. Komisyon Cemil Kırbayır için kurulmuştu, devamı gelmedi.

Gözaltında kayıplarla ilgili “cezasızlık” mekanizması yeni suçlara cesaret vermiyor mu?

Evet, gözaltında kaybetme insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve bu suça her zaman “cezasızlık” eşlik eder. İhlal rejimini ayakta tutan cezasızlık geleneği son bulmadan; demokrasi, adalet ve barışa yönelik bir gelecek umudu yaratmak mümkün değildir. Bu nedenle “cezasızlıkla mücadele”, “demokrasi ve barış mücadelesinin” bir parçası olmak durumundadır.

Türkiye’de cezasızlık devletin her kademesinin işbirliğiyle yaratılmış bir gelenektir. Bu geleneğin aşılmasına karşı büyük bir direnç mevcuttur. Kamu görevlileri, ceza hukuku yaptırımı gerektiren ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle hesap sorulamaz yargılanamaz, cezalandırılamaz konumdadır. Ağır insan hakları ihlallerine neden olan suçlarda etkin soruşturma, adil kovuşturma yürütülmeyerek, zaman aşımı devreye sokularak süreç “cezasızlık” ile sonlandırılmaktadır. Bu durum hak ihlalcilerini cesaretlendirmekte ve derin bir adalet boşluğuna yol açmaktadır. AİHM, Türkiye’de cezasızlığın bilinçli ve sistemli bir devlet politikası olarak uygulandığına işaret etmektedir.

Dünyada örneklerini gördüğümüz gibi, geçmişle yüzleşme ve hesaplaşma iradesi gösterecek siyasi bir irade olmadan, Türkiye yüzünü hukukun üstünlüğüne, demokrasiye ve barışa dönmeden, kayıpların akıbetleri tam anlamıyla ortaya çıkarılamaz ve failler cezalandırılamaz. “Bir daha asla” diyebilecek bir siyasi iradeye ihtiyaç var. Bundan da önemlisi, siyasetin bu iradeyi göstermesini talep eden toplumsal bir iradeye ihtiyaç var. Biz bu toplumsal iradenin küçük ama kararlı bir parçasıyız.

İlk günden bugüne

25 yıldır kuşaktan kuşağa aktarılan bir hakikat ve adalet mücadelesinin parçasıyım, tanığıyım. İnkara karşı hakikatte ve  cezasızlığa karşı adalette ısrar etmenin iç huzuruna sahibim. Daha ne isteyebilirim ki… Gözaltında kayıplar mücadelesi aynı zamanda her vatandaşın eşit, huzurlu, barış içinde bir düzende yaşadığı, evinde, işinde, sokakta, karakolda, mahkemede  kendisini güvencede hissedeceği  bir ülke talebidir. Cumartesi Anneleri bu talebin adıdır…

Gizli gözaltı merkezleri

Gözaltında kayıplar daha çok darbe ve iç çatışmalar sürecinde yaşanıyor. 15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişimi ardından tablo nedir? Devletin inkar siyaseti bu dönemde de karşınıza çıktı mı?

15 Temmuz darbe girişiminden sonra İHD’ye çok sayıda kayıp şahıs başvurusu yapıldı. Emniyet tarafından, başvurucu ailelerin savcılık nezdinde yaptıkları tüm başvurularına, tanıklara rağmen ‘gözaltına alınmadı’ cevabı verdi. İHD bu kişiler için  gözaltında kaybetme iddiası çerçevesinde, yurt içinde ve yurt dışında ilgili kurumlar nezdinde girişimlerde bulundu. Konunun kamuoyuna taşınması için basın açıklamaları yapıldı. Bulunmaları için girişimlerde bulunduğumuz 7 kişinin 6’sı, 6 ve 9 ay sonra emniyette ortaya çıktı. Yani bu süre zarfında bu kişilerin gizli gözaltı merkezlerinde tutuldukları anlaşıldı. Yusuf Bilge Tunç isimli şahıs ise 9 aydır kayıp ve ilgili makamlar onun nerede olduğunu belirleyerek ailesine hala bilgi vermedi. 2017’den beri insan hakları örgütlerinin ve Ankara Barosu’nun raporlarına yansıyan, kaybedilmek istendikleri  iddiasında bulunan 16 kişi oldu.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Gizli gözaltı merkezleri işkencenin ve kaybetmelerin yatağıdır ve hukukun yok sayılmasıdır. Bu uygulama, tekil olan kaybetme girişimlerinin bir siyasetin parçası olarak gündeme gelme olasılığı olarak düşünmemize neden oluyor.

İHD lokomotifi oldu

İnsan Hakları Derneği bu topraklarda “gözaltında kaybetme mücadelesinin” lokomotifi oldu. İHD ilk olarak 18 Aralık 1992 tarihinde “kayıplar bulunsun”, 1 Haziran 1995 tarihinde de “kayıplara son, sorumlular yargılansın”  kampanyası başlattı. Fakat esas olarak 1995 yılında Hasan Ocak ve Hasan Karakoç’un İstanbul’da kaybedilmeleri sırasında İHD’nin ve kayıp yakınlarının mücadelesi yükseldi ve ses getirmeye başladı. Kayıp yakınları İHD İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon ile birlikte hareket ediyordu. Kayıplar gerçeğine dikkat çekmek, farkındalık yaratmak amacıyla “hafta” fikri doğdu. 1996 yılında kurulan Kayıplara Karşı Uluslararası Komite (ICAD) isimli oluşum da, “haftanın” oluşmasının bir parçası oldu, hafta kapsamında etkinlikler gerçekleştirdi.

Bu yıl ki temel talep nedir?

Bu yılki kayıplar haftamızın ana talebi; kayıp vakalarının açığa çıkartılması ve faillerin yargılanması için bir başlangıç oluşturacağına inandığımız BM, “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi”nin Türkiye tarafından derhal imzalanması ve uygulanmasıdır.