‘Çöktürme’ diktatörlük planıdır!

HDP’nin üzerinde yükseldiği insan kaynağı ve tabanla kurduğu organik ilişkiler hiçbir zaman stratejik yanlışlar yapmasına izin vermedi. Bu ilişki olmasaydı, HDP bir öncü kast tarafından istediği yöne çekilebilen bir azınlık hareketi olsaydı çoktan kendi hatalarının kuyusunda boğulmuş olabilirdi.

 Covid 19 salgını, pandemi krizi sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada çok net bir biçimde yerkürenin işçi sınıfının omuzlarında durduğunu net olarak ortaya çıkarttı. İşçiler bunu hayatları pahasına yaptılar!

 Bu koşullar altında; kaçınılmaz olarak işçi hareketi bir toplumsal hareket haline geliyor. Bu yeni dile hakim olmamız, teşekkül etmekte olan bu dili öğrenmemiz ve yeniden kurmamız son derece önemli.

İSMET KAYHAN

HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü, genel seçimin üzerinden henüz iki yıl geçmeden AKP ve MHP çevrelerinin ‘erken seçim’ olasılığını tartışmasını, “Bu, Saray çevresinde kurulmuş olan üçlü ittifakın toplumsal dayanaklarının çökmekte olduğunu gösteriyor. Soylu’nun istifa hamlesi de buna işaret ediyor” sözleriyle yorumladı.

Kürkçü, hükümetin 2020’nin ikinci yarısı ve 2021’de ekonomide büyük bir daralmayla karşı karşıya kalacağına dikkat çekti ve ekledi: “Dolayısıyla bir erken seçim bu sonbaharda gerçekleştirilmediği takdirde, rejimin toplumsal ve siyasal onayının baş aşağı gideceği 2021’e sarkacaktır.’’

HDP’nin Iğdır, Siirt, Baykan, Kurtalan ve Altınova belediyelerinin gasp edilmesini ise Kürkçü, ‘’Çöktürme planı’ denilen bu harekat plan adım adım uygulanmaya devam ediyor. AKP’nin sürekli müzmin darbesine bu plan yol gösteriyor’’ sözleriyle değerlendirdi.

Bir “erken seçim” tartışması uç vermiş görünüyor. HDP bir seçime hazır mı, bir “erken seçim” bekliyor musunuz?

Son genel seçimin üzerinden henüz iki yıl geçmeden “erken seçim” olasılığının AKP ve MHP çevrelerinden başlayarak dillendirilmesi her şeyden önce, Saray çevresinde kurulmuş olan üçlü ittifakın toplumsal dayanaklarının çökmekte olduğunu hissettiğine işaret ediyor.

Öte yandan toplumsal, ekonomik, siyasal ve diplomatik bütün belirtiler de 2020’nin ikinci yarısı ve 2021’de hükümetin ekonomide çok büyük bir daralma, işsizliğin iki katına çıkması, genç işsizliğinin yüzde 40’lara dayanmasıyla, yoksulluğun dayanılmaz boyutlara varmasıyla karşı karşıya kalacağını gösteriyor.

Dünya ekonomisinin de aynı basınçlar altında kalacak olması, sermaye yetersizliğini aşmanın biricik yolu olarak IMF’ye başvurmayı, ya da içeride çok geniş çaplı kamulaştırmalara, rakip sermaye gruplarını mülksüzleştirmeyi, bütün bu operasyonları gerçekleştirmek üzere emekçi sınıflar ve siyasal haklar üzerinde artan bir tahakküm tesis etmeyi gerektiriyor.

Dolayısıyla bir erken seçim bu sonbaharda gerçekleştirilmediği takdirde, rejimin toplumsal ve siyasal onayının baş aşağı gideceği 2021’e sarkacaktır. Rejimin ister 2020’de ister 2021’de yapılsın bir erken seçimden galip çıkabilmek için Cumhurbaşkanlığı seçiminin şartlarını değiştirmesi, bunun için Anayasa ve seçim yasası değişikliklerine gitmesi gerekir ki, 2020 bunun için çok erken, 2021 ise bu değişiklikler gerçekleşse bile rıza üretmek için çok elverişsiz olacaktır. Her hal ve kârda rejimin siyasal şiddet ve iç gerilimin eşlik etmediği bir “seçim”den başarıyla çıkması olasılığı görünmüyor.

HDP, bununla birlikte, kendi sözünü söyleyebileceği ve umudu yeniden üretebileceği her zeminde siyasi mücadele yürütmeye daima hazır olarak bu olasılıkları hesaba katan bir planlama içinde Türkiye’nin demokratik dönüşümü için temel politik ihtiyaç olan “demokrasi ittifakı”nın tabanını genişletmeye ve toplumsal dönüşümün anahtarı olan “üçüncü kutbu” inşaya devam edecektir.

HDP, özellikle Kürt halkının birinci tercihi olarak Türkiye’nin siyasal topoğrafyasında edinmiş olduğu stratejik konumla, muhtemel bütün güç dizilişlerinin anahtarı rolünü koruyor. Eğer hükümet sadece HDP’yi vuran bir nükleer silah icat edemeyecekse, tarihin mantığı Türkiye’nin, HDP’nin gücünü ve taleplerini de yansıtan bir bileşke istikametinde yol almasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

Söyleşimiz devam ederken, HDP’nin Iğdır, Siirt, Baykan, Kurtalan ve Altınova belediyelerine kayyum atandığı haberleri geldi. Bunu bekliyor muydunuz? Sizce 7 kayyum siyaseti Haziran sonrasında Baykal ile Erdoğan arasındaki görüşmeden bu yana HDP üzerinde yürütülen tasfiye operasyonuyla ve gündeme getirenlerden biri olduğunuz Çöktürme Planıyla ilişkilendirilebilir mi?

Evet tamamen ilişkilidir. ‘Çöktürme planı’ denilen bu harekat plan adım adım uygulanmaya devam ediyor. AKP’nin sürekli müzmin darbesine bu plan yol gösteriyor. Maalesef bu planın tamamını görmüş değiliz; bir miktarını, sızan bir bölümünü gördük. Fakat bu sızan bölümü, diğer bölümlerinin nasıl olabileceğine dair mantıksal bir çıkarsama yapmaya imkan verdiği gibi HDP Belediyelerine yönelik kayyum operasyonlarını da kapsıyor.

2016-18 arasında çeşitli vesilelerle TBMM gündemine sokmuş olduğumuz bu belgenin belediyelerimizle ilgili bölümünde şunlar yazıyor: “[…] malum partinin kadroları ve ellerinde bulunan belediyelerin kademeli olarak tasfiyesine öncelik verilmesine azami önem verilmesi gerekmektedir. İç İşleri Bakanlığı yetkisinde olan belediyeler terör örgütünün yardakçısı sözde partiden alınıp devletimizin denetimine verilmelidir.”

Belgenin yazıldığı tarih 2014. Uygulamaya ilk sokulduğu tarih 2015-2016. İç Güvenlik yasasıyla başlayan uygulamalar, OHAL ile sürmüş ve OHAL kaldırıldığında kayyum atanmamış, planda öngörüldüğü şekilde “devletin denetimine verilmemiş” bir tek DBP belediyesi kalmamıştı. TBMM iradesine yönelik olarak dokunulmazlıklara saldırıyla başlayan darbe yerel yönetimler düzeyinde Kürt halkının iradesine darbe olarak sürdü.

OHAL’in kalkmasının ardından 31 Mart seçimlerinde Kürt halkı bir kere daha iradesini gösterdi. Her türlü baskıya karşı yeniden 73 belediyeyi kayyumlardan geri aldı. Ama bunlardan 8’i seçilme yeterlilikleri olduğu halde Başkanlar KHK ile görevden alınmış kamu görevlileri oldukları için Başkanlıkları YSK kararıyla düşürüldü. 65 belediyemizden 45’ine de kayyum getirildi.

Neresinden bakarsanız bakın “Çöktürme Harekat Planı” görüldüğü gibi halen yürürlükte. Fakat halk direnişi, demokratik direniş, seçimler, uluslararası konjonktür, iktidar içi çekişmeler, hesaplaşmalar, beklenmedik gelişmeler ve esasen Türkiye’nin diplomatik tecrit olmuşluğu dolayısıyla uluslararası alanda bu planın gereği olan adımları atamayışı, ‘çöktürme planı’nın tam öngörüldüğü gibi gerçekleşmesini belki mümkün kılmıyor.

İktidarın bu planı uygulamayı birlikte sürdürdüğü güçlerin hesaplarının merkez güç Saray ile kimi zaman karşı karşıya gelmesi, planı değiştirmeye, zaman zaman akamete uğratmaya yol açabiliyor. Ama bu plan hükmünü icra ediyor. Bu bir sürekli darbe şablonu olarak diktatörlüğe yol gösteriyor. Yukarıdan beri dediğimiz gibi yeni kayyum atamaları bu diktatörlüğün halklarımıza karşı bir savaş örgütü ve stratejik yol göstericisinin de “çöktürme harekat planı” olduğunu bir kere daha doğruluyor.

Bu, sadece Kürtlerle de ilgili değil, bu işçi sınıfının kaderi bakımından da böyledir, kadınlar açısından, büyük kentler halkı açısından böyledir. Yüz yüze olduğumuz, bütün olarak şiddet ve kontrol üzerine kurulmuş, rejim inşasını çelen, tekçiliği sorgulayan bütün dinamiklerin ayak altına alınmasını öngören bir diktatörlük planıdır.

HDP’nin kurucu deneyimini günümüze taşıyacak kadroların gözaltı, tutuklama ve sürgün ile partiden uzak kaldığını görüyoruz. HDP onursal başkanı olarak dünden bugüne HDP nasıl bir seyir izliyor?

Ben son söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim: Çok iyi. Çünkü bu şiddet, bu zulüm, bu psikolojik harekat, bu yıldırma çabaları, kaynaklara yönelik bu taaruz karşısında HDP hala, üçüncü kutbun kendisi olmaya, bunun dili ve sözü olmaya devam ediyor. HDP dışında başka hiçbir güç buna göğüs geremezdi. Beş yıldır aralıksız süren saldırılara kendi kaynaklarını yeniden üreterek ve kendi içinden yeni yüzler, yeni güçler, yeni taktikler ortaya çıkararak ve bütün mirası sırtlanarak bugün de yoluna devam edebiliyor. Muhalefette böyle bir siyasi kapasiteye, bugüne kadar tanık olmadım. HDP bu açıdan çok büyük bir örnektir; hem Türkiye iç politikası açısından hem de uluslararası deneyim açısından çok zor bulunan istisnai bir örnektir.

Şüphesiz, pek çok eksik var, şüphesiz çok büyük acemilikler oldu, yapılmaması gereken şeyler yapıldı. Ama HDP’nin üzerinde yükseldiği insan kaynağı ve tabanla kurduğu organik ilişkiler hiçbir zaman stratejik yanlışlar yapmasına izin vermedi. Bu ilişki olmasaydı, HDP bir öncü kast tarafından istediği yöne çekilebilen bir azınlık hareketi olsaydı çoktan kendi hatalarının kuyusunda boğulmuş olabilirdi. Hatalar olduysa bile halk, mücadele halindeki büyük kitle, kolektif aklın varlığı ve merkeze ulaşma kanallarının açık oluşu bunların olumsuz sonuçlarını telafi etmeyi başardı. O açıdan “çok iyi” derken, göreli bir değerlendirme yaptığımı biliyorum ama mübalağa etmediğimden eminim. Verdiğimiz bütün kayıplara rağmen, bunca yoldaşımızın hapiste, sürgünde bu mücadelenin merkezinde yer alamayacak durumda bırakılmış olmasına rağmen durum çok iyidir ve çok iyi olmaya devam edeceğinden de şüphem yok.


Covid 19 salgınını işçi sınıfı omuzladı

Koronavirüs salgının bütün yükünü emekçiler çekti. En çok onlar can kaybı verdi. Özellikle sağlık ve ulaşım sektörü… Salgın süreciyle birlikte muhalefet, sosyalistler, sendikalar nasıl örgütlenmeli, ne yapmalı?

Doğrusu en stratejik soru bu: Covid 19 salgını, pandemi krizi sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada çok net bir biçimde yerkürenin işçi sınıfının omuzlarında durduğunu net olarak ortaya çıkarttı. Hiçbir yerde aslında tüm “kapandık” iddialarına rağmen üretim durmadı, toplumun temel ihtiyaçları karşılanmaya devam etti. İşçiler bunu hayatları pahasına yaptılar!

Kapitalizmin küresel işleyişinin ürünü olan ve her ülkedeki ihmal ve eşitsizlikler ile vahimleşen bu virüs saldırısına göğüs gerdiler. Hepimiz görüyoruz ki, salgının kurbanları her yerde işçi sınıfıdır; lojistik ve sağlık sektörü krizin bütün yükünü üzerinde taşıyan iki sektör oldu. Şimdi bu şartların kendisi aslında bize nereden başlamamız gerektiğini ifade ediyor.

Diğer virüsler sırasını bekliyor

Bu salgının hemen geçebileceğine dair yorumları ihtiyat ile karşılıyorum. Pek çok yeni belirti ortaya çıkıyor: Virüsün mutasyon geçirmekte olduğunu, bulaşma yollarının sadece solunum yoluyla olmayabileceğini ve otopsilerde hastaların spermlerinde bile virüse rastlandığını görüyoruz. Süreç taşıyıcıların tüm hastalık belirtilerini göstermeden, daima virüsle beraber yaşayıp, bunun farkında bile olmayabileceklerini gösteriyor. Yani, toplumun içerisinde gezmekte olan bir virüs potansiyeli var. Öte yandan diğer virüsler ortaya çıkmak için sıralarını bekliyorlar ve aslında aramızda dolaşmaya devam ediyorlar. Böyle bir çağın kapısı açılıyor.

Bu salgın geçer ya da geçmez; ama bu koşullar altında sermaye merkezlerinde beliren eğilim şudur: Her ne pahasına olursa olsun kâr eksenli olarak üretim devam ediyor/edecektir. Bunun için toplumu sürekli enfeksiyon kontrolü altında tutarak, enfekte olanları derhal sürüden ayıklayacak mekanizmalar geliştiriliyor.

Dijital duvarlar kuruyorlar

İkinci hedefleri de üretimi mümkün mertebe büyük işçi kitlelerinin buluştuğu üretim merkezilerinden uzaklaştırmaya çalışmak ve evden ve uzaktan çalışma kapısını sonuna kadar açmak… Virüsle egemen sınıf arasında dijital duvarlar kurmak… Şimdi bu, tahayyül çoktan işlemeye başladı. O açıdan, işçi sınıfı daha önceden tanımadığı kontrol mekanizmalarıyla yüz yüze gelmek üzere, hatta geldi bile.

Bu koşullar altında; kaçınılmaz olarak bir kere işçi hareketi bir toplumsal hareket haline geliyor. Toplumun tamamıyla kendi davası arasında bir özdeşlik kurabileceği bir yeni varoluş şekli, bir insanlık davası olarak sınıf mücadelesi ortaya çıkıyor. Bu yeni dile hakim olmamız, teşekkül etmekte olan bu dili öğrenmemiz ve yeniden kurmamız son derece önemli.

Yeni bir üretim tarzı talep etmek

Bu krize yönelik sermaye önlemleri, toplumu toplum olmaktan çıkartan önlemler. Toplum, toplum olarak varolmaya devam edebilmek için her şeyden önce sermaye dayatmaları ve tedbirleri karşısında konumlanmak ve yeni bir üretim tarzı talep etmekle yüzyüze. Buna üretimdeki rolü ve bu pandemi krizinin başlıca mağduru ve hasmı olarak doğrudan doğruya ortaya çıkmış olan işçi sınıflarından başka öncülük edebilecek bir başka toplumsal güç yok.

Elbette söylemesi kolay yapması zor olsa da bu bir kavramsal dönüşüm gerektiriyor. Ama insanların büyük bir hızla bunları keşfetmeye başladıklarını görüyoruz. Buradaki en önemli nesnel bağlantı işçi sınıfının doğrudan doğruya fiziksel hamlelerinden ziyade işçilerin kapitalizmin bu işleyişine karşı toplumsal muhalefetin başını çekme kapasitesiyle ilgilidir. Bu çerçevede bir ekolojik muhalefet dinamiğinin, ve işçi sınıfını büyük bir kuvvetle etkileyen salgın riski karşısında özellikle sağlık ve lojistik sektörlerinin öncü bir rol oynayabileceğini öngörerek adım atmamız gerekli. Bu konuda çok büyük bir iddiayla konuşabilmek için belki biraz erken ama işçi sınıfının çeşitli sektörlerinin kendi pozisyonlarını alarak toplumu ve siyaseti aydınlatmaları gerekiyor.

Bu açıdan da özellikle sendikaların ve toplumsal örgütlerin çağrı ve öngörülerine çok kuvvetle ihtiyacımız var. Zaten toplumun bu ihtiyacını karşılayacak odaklara yönelik olarak hükümetin geliştirdiği tedbirlere bakınca onların da çarenin nereden gelmekte olduğunu gördüklerini anlayabilir, sağlık meslek örgütlerinin sesini kesme hazırlıklarına bakarak halkayı nereden tutacağımızı sezebiliriz.