Covid-19 günlerinde din ve çatışması

Dindar ve laik kesimlerin Covid-19 salgını boyunca gösterdikleri bireysel ve kolektif davranışlar açıkça gösterdi ki ne toplumsal dayanışma ne ahlak ve ne de etik konusunda din ve dindarlar üstünlük iddiasında bulunamaz artık. Buna karşın, asıl sorun siyasal alanda.

İhsan KURT

Aralık 2019’dan beri bütün dünyayı etkisi altına alan ve milyarlarca insanı evlerine kapatan Covid-19 salgını, siyasal, ekonomik ve sosyal hayatın yanı sıra inançları da sosyolojik ve siyasal olarak etkiliyor. Dünyadaki 210 ülkede, devletler elinde bulundurduğu meşru siyasal güç ve şiddet araçları yoluyla krizi yönetmede birbirine benzer yolları kullandılar. Bu yöntemler yaşamın her alanında olduğu gibi din alanında da gerek kriz yönetimi, gerekse önlemleri konusunda birtakım sorunları beraberinde getirdi. Tıpkı 18. yüzyılın başında ve sonrasında kurulan laik, ulus devletlerde yaşanan din-devlet çatışmaları, bu sağlık krizinde de kendini gösterdi. Birçok ülkede demokratik, sivil kesimler çareyi devletten beklerken, radikal ve kökten dinci gruplar Tanrı’ya yöneldiler. Her iki ana grubun yanı sıra, gerek dindarlar gerekse seküler kesimler arasında farklı alt gruplar oluştu: Devlet doğrultusunda hareket eden resmi, ılımlı dini gruplar ve devlete mesafeli duran sivil inisiyatifler.

Virüsün biyolojik kaynaklı, insan yapısı olduğu, hayvanat bahçesinden kaçıp etrafa saldıran vahşi bir aslan gibi, Çin’de bir laboratuvardan sızdığı ve dünyaya yayıldığı, doğru/yanlış komplo teorileri medyada yaygın. Bununla beraber, özellikle tek tanrılı (monoteist) dinlerin, mezhep ve alt mezhep gruplarının da o derece yaygın olduğu Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi toplumlarda Covid-19 üzerine ortaya atılan kehanetlere de inanan önemli bir kesim mevcut. Salgına karşı, devletlerin aldığı önlemlere, tapınaklarda (sinagog, kilise, cami, vs.) örgütlenen köktenci bazı dini gruplar ise tepki gösteriyorlar.

Toplumsal ayrışma

ABD’deki Evanjelikler, İsrail’deki köktendinci bazı fanatik Yahudi gruplar, Pakistan, Türkiye, İran gibi ülkelerdeki fen bilimlerini red eden çeşitli mezheplerden dini gruplar, bu süreçte devletin ve bilim insanlarının verdiği bilgiler ve aldıkları kararlar yerine, haham, papaz, imam veya şeyhlerin tavsiyelerine riayet ediyorlar. Buna karşın laik kesimler ise devletin birer ‘terbiyeli örnek vatandaşı’ gibi normlar çerçevesinde kolektif sorumluluk bilinciyle hareket ediyorlar. Her türlü yönetimin aldığı (demokratik, monarşik, totaliter..) kararlara koşulsuz uyuyorlar! Gençler, yaşlılar herkes, bireysel hak ve özgürlüklerinden feragat ederek sağlık bakanlarının ağzından çıkanları harfiyen uyguluyor. Radikal ve köktendinci gruplar çareyi göklerden beklerken, seküler kesimler ise devlet ve normlar etrafında kenetleniyorlar.

Buna karşın, ABD, İsrail, Türkiye, Pakistan, İran örneklerinde yaşamın her alanında topluma ahlak, vicdan ve dersi veren köktendinci mezhep ve tarikatlar bu krizde sınıfta kaldılar. Demokratik ve toplumsal örgütlülüğünün güçlü olduğu ülkelerde, sivil toplumcu, eşit vatandaşlık ve laiklik yanlısı gruplar disiplinli ve metodik çalışma yöntemleriyle halk sağlığı konusunda çalışmalar yürütüyorlar. Maddi karşılık beklenmeden yaşama geçirilen gönüllü çalışmanın kökenleri her ne kadar dinsel olsa da, bugün seküler grupların din, dil, renk, yaş ve toplumsal cinsiyet ayırımı yapmadan muhtaç olanlara sundukları hizmetler yeni bir toplumsal aktivist kimliğe dönüşüyor.

Laikler ve resmi dindarlar ‘iyi vatandaş’

Bununla beraber, laikliğin kamu ve özel alanda kurumsallaştığı seküler kültürün daha yaygın olduğu Batı ülkelerinde, her üç monoteist (tek tanrılı) dinin mensupları, radikal dindarlardan farklı olarak, devletlerin politikaları doğrultusunda hareket ediyorlar.

Kiliseler, sinagoglar ve camiler cemaatlerine, toplu ayın, dini kutlama, hac gibi toplu ibadetleri yasaklayan seküler devletlerin yasalarına uyma çağrısında bulundular. Hıristiyanların Paskalya, Müslümanların Ramazan, Yahudiler’in Şabat (Pesah) bayramları salgın dönemine denk gelmesine rağmen, her üç dinin yetkilileri de cemaatlerine yasalara uyma çağrısı yaptılar. Yetkililer cemaatleri ikna etmek için de her üç dinin savunduğu, inançsal ahlaki değer olan ‘başkalarının yaşamını tehlikeye atmamak gerekir’ prensibinde anlaştılar. Oysaki bu ilke sadece ilahi olmaktan ziyade inanmayanların da savunduğu insani evrensel etik bir değer.

Bütün bunların yanı sıra, radikal ve azınlık dinlerin temsilcileriyle ve muhafazakar dindarların önemli bir kesimi de dini kutlamaların askıya alınmasına tepki gösterdiler. Bunların bir kesimi virüsün etkisinin devletler tarafından abartıldığını, bir başka kesim ise Olivier Roy’un belirttiği gibi, bunun “Tanrı’nın ilahi adaletinin bir sonucu olduğunu, karşı çıkmak yerine göklerin bu öfkesini dikkate gerektiğini” savundular.(1) İlk kategoride özellikle misyonerlik faaliyetleriyle de tanınan ve Donal Trump’ı da destekleyen Brezilya’daki Amerikalı Evanjelikler’in lideri Papaz Jair Bolsonaro, Fransa’da homoseksüel evliliklere, toplumsal cinsiyet tartışmalarına karşı çıkan katı gelenekçi Katolik ‘Le Salon Beige’ günlük blog çevresi ve İsrail’in istifa eden sağlık bakanı, köktendinci haham Yaakov Litzman da bulunuyor. Bunların bir alt kategorisinde ise Covid-19 salgınının homoseksüel evlilikler, ‘cinsel sapkınlıklara’ karşı Tanrı’nın öfkesi olduğuna inanan köktendinci Katolikler bulunuyor. ‘Felaket habercileri’ olarak da bilinen bu kesimlere, İran’daki (özellikle Kum ve Meşhed’de) bazı Şii mollalar, Körfez ülkelerindeki Selefist imamlar ve İsrail’deki kökten dinci hahamlar giriyor. Bu gruplar başta, toplu ibadetin virüs salgınına karşı en iyi korunma olduğunu savundular. Fakat virüsün kısa sürede yayılarak, bu dini cemaatler arasında da hastalanmalara ve ölümlere yol açması sonucu, kıyamet alametlerinden söz eden sahte peygamber, fanatik dindarlar kendi müritleri nezdinde gülünç durumlara düştüler.

Buna karşı devletlerin tanıdığı veya resmi dini kurumlar radikal ve köktendinci kesimlerin inkarcı ve ‘kıyamet alametçisi’ sözlerine karşı çıkıyorlar. ‘Laikliğin beşiği’ Fransa’da, hükümetçe tanınan, Katolik, Protestan, Müslüman ve Yahudi toplulukları, resmi kararları olduğu gibi uygulayıp ve cemaatlerini koşulsuz şekilde disiplinli davranmaya çağırdılar. Hatta Şabat, Paskalya ve Ramazan bayramlarının kutlanmaması kararına harfiyen uyduklarını açıkladılar. Katoliklerin dini lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa François La Republica gazetesine verdiği demeçte, “Tanrı’dan salgını durdurmasını, kendi elleriyle durdurması istedim” diyor.(2) Papa demecinde insanların fiziksel olarak birbirlerine mesafeli olmaları gerektiği bu günlerde, iletişimi yaygınlaştırmaları ve ‘yeni yakınlaşmalar’ geliştirmelerini istedi. Teolojik bir devlet başkanı ve Katolik inancının en üst ruhani liderinin demeci her ne kadar inananlara yönelik olsa da özünde pragmatik bir devlet yöneticisinin rasyonel mantığı yatıyor. Resmi bir dinin temsilcisi Papa, bilime doğrudan itiraz etmeden, sıradan Katolikler’in beklentisine cevap olarak Tanrı’dan yardım istiyor.

Yine, Ortadoğu’nun en büyük ve tek ‘laik müslüman’ ülkesi Türkiye’nin Türk Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, 24 Nisan’da Ankara’da verdiği Cuma hutbesinde, yaşananlardan ibret alınmasını istiyor. Eşcinsellik, “meşru evlilik dışı” cinsel ilişki ve pedofili gibi bir hastalığı ayni kategoride değerlendiriyor ve bunların kıyametin alameti olduğunu duyuruyordu. Bireylerin yaşam biçimine kin ve nefret taşıyan bu söylem, yaşananlardan ders alınmasını ve “ahlaka, inanca, temizliğe” sarılmayı Tanrı’nın gazabından kurtulmanın yolu olarak gösteriyordu. Erbaş’ın, virüs krizinin sebeplerine dair tespiti ve çözüm önerileri, Batılı, laik devletlerin dini kurum temsilcilerinden daha ziyade, Katolik, Protestan ve Yahudilik inançlarındaki köktendinci, radikal grup ve mezheplerin söylemleriyle benzeşiyor.

İkinci dalga toplumsal olabilir

Tarih boyunca bütün doğal afetlerde, salgınlarda, savaşlarda bireyler ve toplulukların olağanüstü güçlere sığınmaları ve yardım beklemeleri bilinen bir olgu. Tek tanrılı dinlerde bu beklenti ilahi güçlere, peygamberlere, sembollere yönelik iken ulus devletlerin çıkmasıyla birlikte bu beklenti, devlet ve ilahi güç (din) arasında paylaşılıyor. Laikliğin ortaya çıkışı, dinin toplum üzerindeki etkisinin sınırlanmasıyla toplumsal dengeler oluştu. Farklı görüşlerden siyasi örgütler toplumda etkili olmaya başladılar. Fakat tıpkı sağ-sol güç dengeleri gibi, inananlar ve inanmayanlar, radikaller ve ılımlar yaşamın her alanında güç sahibi oldular. Dindar ve laiklerin bu büyük sağlık krizindeki tavır ve davranışları da bu farklılığın ve güç dengesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Fakat şu sosyolojik gerçek bariz olarak ortaya çıktı. Dindar ve laik kesimlerin Covid-19 salgını boyunca gösterdikleri bireysel ve kolektif davranışlar açıkça gösterdi ki ne toplumsal dayanışma, ne ahlak ve ne de etik konusunda din ve dindarlar üstünlük iddiasında bulunamaz artık. Bu temel evrensel insani değerlerin kendi tekellerinde olduğunu iddia edemezler. Buna karşın, asıl sorun siyasal alanda. Sosyolog Evva Illouz’un da vurguladığı gibi, dünyanın birçok ülkesinde liderler artık eskisi gibi rahatça derin uykuya dalamazlar.(3) Bu kriz beraberinde siyasal, sosyal, ekonomik ve ekolojik değişimleri de getirecek. Tarih boyunca yaşanan isyanlar ve devrimlerin gerekçesi şu son birkaç aydır yaşadıklarımızdan çok daha büyük değildi. Laiklerin, demokratik güçlerin, sivil vatandaş inisiyatiflerinin, Covid-19 ve sonrasında yaşanacak olası sosyal, siyasal krizleri önlemek bahanesiyle iktidarların, demokrasi, bireysel hak ve özgürlükleri askıya alıcı kalkışmalarına karşı da uyanık olmaları gerekir. Kazanma hırsında hiçbir sınır, etik kural tanımayan, insanı ve doğayı her gün tahrip eden kapitalizm, mevcut bilimsel ve teknolojik imkanlarla bu virüsü de alt edecektir. Ancak yılbaşından beri evlerine kapanarak düşünen, sorgulayan, korkuya, kaygıya kapılan memnuniyetsiz kitlelerin biriktirdiği toplumsal patlamalara, ne mabetlerden gelecek plasebo etkili ulvi soyut vaatler, ne de devleti bireysel konforunun garantisi gören tüketim toplumunun, seküler güçleri engelleyebilir. Gelecekten kaygılı memnuniyetsiz sosyal dalgaların daha büyük kriz ve patlamalara dönüşmesini önlemenin yolu daha fazla demokrasi, sosyal adalet ve doğanın korunmasının esas alındığı yeni bir paradigmaları geliştirmektir.

(1) Prof. Olivier Roy, Siyasetbilimci, Floransa Avrupa Enstitüsü, İtalya.

(2) Paolo Rodari, La Republica, 15 Mart 2020

(3) Prof. Evva Illouz, sosyolog, Paris Sosyal Bilimler Enstitüsü, Fransa

* Göç ve kültürlerarası iletişim uzmanı