DAİŞ bitti mi?

DAİŞ’i küresel düzeyde bir tehdit ve terör örgütü olarak tanımlayan ABD, Rusya ve AB, sorunu askeri yöntemle sonuçlandırdığına ve Ortadoğu’yu güvenlik tedbirleri ile tanzim edeceğine inanmaktadır. İngiltere, Fransa, Almanya, Avustralya veya ABD’de arada bir meydana gelen silahlı, arabalı ve bıçaklı saldırılar istisnai ve bireysel eylemler olarak geçiştirilmektedir.

Bir bütün olarak Batı dünyası, DAİŞ’i, Ortadoğu’da çöken devlet sistemleri ve güç boşluklarından yararlanarak ortaya çıkan bir terör örgütü olarak nitelemekte ve buna inanmaktadır. Tespit böyle olunca çözüm de, güç boşlukları bırakmayan güçlü iktidarlarda aranmaktadır.

DAİŞ gerçekten güç boşlukları ve tesadüflerin ortaya çıkardığı bir hareket midir?

Merkezi İngiltere’de bulunan Suriye İnsan Hakları Gözleme Evi, Ağustos 2014 itibariyle DAİŞ’in Suriye’de 50 bin, Irak’ta 30 bin savaşçısı olduğunu belirtmiş; 2013 yılı itibariyle 5 bin olan yabancı savaşçı sayısının, 2014 yılında 15 bine çıktığını açıklamıştır. DAİŞ’in Irak ve Suriye’de savaştığı dönemde, Ortadoğu, Afrika, Asya ve Avrupa’da binlerce aile, akrabalarını, komşularını haberdar ederek ve onlarla veda partileri düzenleyerek DAİŞ’e katılmıştır. Sadece savaşçı olarak değil; mutfak, temizlik, inşaat, sağlık ve eğitim hizmetleri vermek üzere gönüllü olarak “İslam Devleti” saflarına katılan on binlerce aile söz konusudur.

Yani DAİŞ denen örgüt, esas olarak güç boşluklarından ve çöken devlet sistemlerinin yarattığı boşluktan değil; dengesizlikleri ve adaletsizlikleri çoğaltan, adına küreselleşme denilen serbest piyasa kapitalizminin sonucudur.

DAİŞ’in bu kadar kısa bir zamanda bu kadar insanı, bu kadar hızlı bir şekilde seferber edebilmesi kerameti kendinden menkul bir yetenek değil; küresel düzeydeki adaletsizliğin, yoksulluğun, sömüren-sömürülen, ezen-ezilen ilişkilerinin doğal sonucudur.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Qatar’ın, ortaya çıkışından itibaren DAİŞ’e her türlü ekonomik, askeri ve siyasi destek sunmaları bu insan akışının esas nedeni değil, ikinci derecedeki etkenlerdir. Eğer El Kaide/DAİŞ o stratejik hatayı yapmasa, Rojava’da Kürtlere saldırarak ilk yenilgisini almasaydı, yüz binlerce değil, milyonlarca insanı saflarına katabilecek bir zemine sahip olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Kapitalist hegemonya ve kapitalist yayılmanın, son yüz yılda Ortadoğu’da yarattığı boğucu baskı karşısında toplumların kendini bulma arayışı, DAİŞ’in çıkışıyla tersten buluşmuş ve örtüşmüştür.

Kendisi gibi düşünmeyen tüm inançları, dinleri, kültürleri düşman bilen; kadın ve insanlık düşmanı DAİŞ’in, mevcut sisteme direnmek kadar, yeni bir sistem kurma amacı ve hedefi de vardır. ABD ve Avrupa devletlerinin, Arap ve Afrika coğrafyasında, dost ve müttefik olduğu tüm ülkelerin, aynı zamanda El Kaide ve DAİŞ’in doğal gelişme ve yayılma alanları olması tesadüf değildir. Bu ülkeler eşitsizliğin, adaletsizliğin, yoksulluğun ve toplumsal hoşnutsuzluğun her geçen gün katlanarak büyüdüğü ülkelerdir.

DAİŞ denen örgüt sadece bir savaş gücü değil, gelecek tasarımı olan ideolojik-politik bir harekettir. İslam dininin modernleştirilerek liberalize edilmesini, güncele uyarlanmasını ve diğer inançlarla bir arada yaşamasını şiddetle ret ediyor. Hıristiyanlık, Êzîdîlik, Musevilik düşmanı, kadın düşmanı, Batı düşmanı, fanatik cihadist bir harekettir. Bu özellikler El Kaide’nin türevi tüm örgütler gibi DAİŞ’in de gerçek kimliği ve benliğidir.

DAİŞ’e katılan onbinlerce savaşçı, açık-gizli destekleyen milyonlarca insan, DAİŞ’in bu özelliklerini bilerek desteklerini sunmaktadır. DAİŞ’in Ortadoğu ve İslam dünyası ile köklü sosyo-kültürel bağları ve toplumsal geleneklerin yarattığı güçlü aidiyet, ona büyük bir yaşam ve gelişme alanı sunmaktadır. DAİŞ’i, Batı karşısında güçlü kılan bu sosyolojik gerçekliktir.

ABD, Rusya veya Avrupa devletleri, DAİŞ’i askeri sahada yenilgiye uğratabilir, örgüt liderlerini de öldürebilir. Ele geçirdiği toprakların tümünden çıkarabilir, bir zamanlar okullara, belediye binalarına, hastanelere asılan siyah bayrakların yerine kendi bayraklarını asabilirler. Bu tablo, DAİŞ örgütünün yok edildiği, kendisine sunulan toplum desteğinin bittiği anlamına gelmiyor.

İslam toplumu nezdinde ABD, Rusya ve AB dışarıdan gelen Batılı, Hıristiyan ve yabancı güçlerdir. Bu nedenle DAİŞ’i, Ortadoğu’yu tanıyan, İslam dünyasını bilen; yabancı olmayan, o toprakların yerlisi bir hareket yenebilirdi. Askeri yenginin kalıcı olması için de, elinde alternatif yaşam ve yönetim modeli olan, DAİŞ’ten daha iddialı, daha radikal ve cüretkar bir hareket olmalıydı.

Almanya, İngiltere, Belçika, Hollanda, Amerika, Kırgızistan, Çeçenistan ve Pakistan’dan cihat, ganimet, şahadet ve öte dünyadaki cennet hayali ile DAİŞ’e katılanlara karşı, bu dünyayı “cennet” kılmaya inanan yerli devrimciler ve enternasyonal taburlar savaşabilirdi. Nitekim Rojava’da, Mexmûr’da ve Şengal’de Kürt savaşçılar ve enternasyonal devrimciler, DAİŞ faşizmine karşı büyük bir savaş yürüttüler ve kazandılar.

ABD, Rusya, AB bu gerçeğin üstünü örtmek ve bu savaşı hiç yaşanmamış gibi göstermek için uğraşıyor. DAİŞ’i askeri ve ideolojik olarak yenilgiye uğratan asıl gücün PKK olduğu inkar ediliyor. Trump, “PKK, DAİŞ’ten daha tehlikelidir” diyor. El Kaide ve Talibanlar ile barış görüşmeleri yürüten ABD, PKK’ye karşı hala sinsi bir tasfiye savaşı yürütüyor.

DAİŞ’i PKK’ye tercih eden derin düşmanlığın nedeni ne?

El Kaide ile barış masasına oturan ABD’nin PKK korkusu neden?