Defterlerimiz çizgisizdi hep, güzel yazmak için..

"Geçmişi yalnızca ondan bir şey inşa edecekseniz anmalısınız" diyen bir eski kalemden el alarak yürüyen Murathan Mungan’ın "Harita Metod Defteri"ni, şu an Kürdistan’da olup bitenlerle eş zamanlı okuyorum. Bir kitabın sayfalarını çevirmek bazen en kolayı. Okuyorsun, sayfalar birbiri ardına eskiyor ve zaman kitabı tüketiyor. Kitabın son sayfası tümünün özeti gibi. Şimdiye dek okumuş olduklarınızdan özyaşamsal imgeleri toplayıp, kendinize bir başlık açıyorsunuz. Hayat başlıklarla tutunur ömrümüze…

Bu kitabı başka bir tanıklığa daha gömmüşüm aslında; tam da kitabın anlattığı zamana, çocukluğuma. Bir kamyonun arkasında çocukluğumuzun boynu büküklüğüne baktığımızda; orada, Türkan’ın bahçesindeki erik ya da dardağan ağacının gölgesinde gidişimize anlam vermeye çalışan komşu kızı Hacer duruyor… Dalgalı saçları, dalgınlığı ya da kuşkuyu yüzüne orantılı yayabilen, sessiz ama inatçı Hacer… Bir daha ne zaman görürüz birbirimizi dediğim çocukluk anılarımdan biri… 26 yıl sonra buluştuğumuzda sessizliğini uzatmış olduğunu görüyorum, saçıyla beraber. Dalgın ama yorgun bakışları duruyor yüzünün orta yerinde. 

Akşamları buluşuyoruz, aradan geçen zamanın kuyuluğuna aldırmadan, taşlarımızı atıyoruz çocukluğumuza. Bizi güldüren, sevindiren ya da üzen ne varsa, yer ve isim ve fotoğraf olarak çıkıp geliyor şimdi. Oysa biz unutmuştuk, unutmuş olmalıydık, değil mi? Tüm yaşamsal alışkanlıklarımızın ötelendiği hayatların içindeydik ve henüz tam adını koyamadığımız bir büyük kavgaydı varlığımız. Yok, eriğin tadı, yağda kavrulmuş dutun tatlılığı, patile kokusuna bulanık babaanne sabahları, çocuksu gürültüler, arkamızdan koşup ensemize inen bir anne terliği, yokluk, yoksulluk ve bazen kibir… Her şey 26 yıl sonra daha net, daha anlaşılır ve kolay kuruluyor cümleler… Kaç geceyi eskittik böyle, çaya katık ettik tufan hallerimizi. Tüm komşu çocukları, onların sonraki hikayeleri akıp durdu saatlerce. 26 sene. Mungan da diyor işte, çocukluk arkadaşlarını anarken, "okul arkadaşlarınızın erken ölümü diğer ölümlerden farklı bir sızı bırakır yüreğinizde; uzaktan da olsa birbirinizin hayat hikayesini izleyerek bir ömrü birlikte katedeceğinizi düşündüğünüz arkadaşlarınızdan birinin genç yaşta ölümü sizin ömrünüzde de bir gedik açar."

Tek tek isimlerini saymaya çalıştığımız ama çocuk belleğimizde lakapla ya da bir özelliği ile kodlanmış arkadaşlarımızı 26 yıl sonraya çağırırken de "umarım ölmemiştir, umarım başına kötü bi şey gelmemiştir" dediğimi farkettim. Acılarına yaslanmışım. Çocukluk böyle bir şey. Ağrılı bir mirası da olsa; orada yaşanan her şeyin, her sesin, her gülüşün, her ismin bir kaydı var bellekte. Zaman herşeyimizi dağıtıyor evet, ama bir ona dokunamıyor neticede.

Tuhaf bir duygu. Sevdiğim bir yazarın çocukluğunu okuyorum, paylaştığı fotoğraf kareleri ile. Yıllar sonra kesişen bir çocukluk imgemle kitabın sayfalarına kendi çocukluğumuzu dağıtıyoruz. Annemin yaz ürünü acı bademlerini dutla karıştırmış, çocukluğumuzun damağında tadı duran ekşi elma kurusu ile serpiliyoruz bize hiç benzemeyen bir ülkenin gecesine. Kitap ilerliyor, biz duruyoruz. Biz koşuyoruz, kitap susuyor. Zamanların birbirinin ayağına bastığı ender anlardan biri. 

Hacer, balkonda, bahçede, yokuşun başında durup, gözlerini kısıp uzaklara bakarken yakaladığım Hacer yine. "Bakma öyle!" diye kızdığım güzel çocuk. O çocuk fotoğrafındaki sadelikten ve naiflikten sıyrılmamış henüz. Büyümüş ama yüzünü zamanın her tür yıkıcılığından korumuş. En çok da bakışlarını…

Mungan’ın kitabına mı başlamışım, ne gam! Kendi çocukluğumuza başladık biz… Dersim’e dair çocukluk izlerimizin bugün için bir karşılığı yok. Ama çocukluğunu anlatan yazarın cümlelerinin içine bakabilirsiniz, hepinizin çocukluğu orada en yalın cümlelerle sahibini bekliyordur, emin olabilirsiniz…