Dersim düşmanlığının tarihçesi

Türk devletinin Dersim’e düşmanlığı, klasik Osmanlı erkinden Tanzimat rejimine; Tanzimat rejiminden İttihat Terakki’ye; İttihat Terakki’den de Kemalistlere geçmiştir. Kemalistler 1937’de Osmanlı’nın ve İttihatçıların daha önce yapamadığını yani onların rüyasını gerçekleştirir.

BARIŞ BALSEÇER

Dersim Soykırımı’nın üzerinden 83 yıl geçti. 4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla çıkarılan “Tunceli Tenkil Harekatı” adlı kararnamenin ardından hayata geçirilen ve Dersim halkının “Tertele” adıyla dillendirdiği katliamda, resmi rakamlara göre 1937’de bin 737, 1938’da ise 6 bin 868 kişi katledildi. Ancak, tarih araştırmacılarına ve birçok kaynağa göre soykırımda aralarında çocuk, yaşlı, kadın olmak üzere 70 bin civarında insan katledildi. Araştırmacı-yazar Dr. Sedat Ulugana ile Dersim soykırımını konuştuk.

Dersim Soykırımı öncesinde Osmanlı nasıl bir siyasi dönüşüm yaşadı? Kemalistler eliyle gerçekleşen bu katliama baktığımızda tarihi bir düşmanlığın taşındığını ifade etmek mümkün mü?

Kürdistan’ın diğer yerlerinden farklı olarak Dersim, Tanzimat’a kadar Osmanlı’nın tamamen kontrol edemediği bir alan. Dersim’in diğer Kürt Mirlikleri’ne göre nispeten bağımsız sayılabilecek bir statüsü bulunuyor. Her ne kadar bazen Çemişgezek Mirliği’ne bağlı olarak görünsede Dersim aşiret muhitliydi ve Osmanlı 1800’lerin ortalarına kadar doğru dürüst Dersim’e girememişti. Türk resmi tarihinin “Batılılaşma ve Modernleşme” olarak bize sunduğu Tanzimat Süreci aslında, merkezi otoritenin Kürdistan’da sağlanmasıdır. Bu süreç ile aynı zamanda Kürt Mir’leri nezdinde birikmiş olan sermayenin İstanbul’a aktarılması planlanmış ve uygulamaya konulmuştur.

Tanzimat Süreci’nde Osmanlı, Dersim’de bir otorite kurmaya çalışıyor ama Kürdistan’ın geneline baktığımızda Osmanlının başarısız olduğu tek yer burasıdır. Abdülhamit döneminden Tanzimat sonrasına giderek yoğunlaşmış şekilde aşiretlerin cezalandırılması söz konusudur. Bu süreçten hemen sonra 1892’de “Hamidiye Alayları” projesi hayata geçirilmiştir. Bu projede aslında birçok Dersimli Kürt Alevi aşiretleri de yer almak istiyor. Çünkü bu projeyi kendileri için “statü” ve “kapitülasyon” olarak görüyorlar. Bu sürecin diğer bir ismi de “devlet ile aşiretlerin barışıdır.” Hamidiye Alayları süreci, devletin aşiretlerle yapmış olduğu barıştır. Yani Tanzimat, Kürtlere de dönük bir projedir.  Ancak tüm başvurulara rağmen Dersim’deki hiçbir Kürt-Kızılbaş aşiret Hamidiye Alayları’na alınmamıştır. Tamamen Sünni Kürt aşiretleri Hamidiye Alayları projesine alınmıştır.

Dersim’e sınır olan Cibranlılarla, Xormeklilerin ilişkileri, Dersim için çok mühim bir rol oynar. Dersim o süreçte Kızılbaş aşiretlerin sığınağı haline gelir. O dönem Hamidiye Alayları talan yaparken, Varto’da Xormek ve Lolanlar, Cibran Aşireti’nin yapmış olduğu talan seferlerine misilleme yapabilecek güçtedirler.

İttihat Terakki döneminde ise görece Dersim’de bir rahatlama yaşanır. Özellikle sınırdaki Hamidiye Alayları’nın lağvedilmesi ve Abdülhamit’in Sünni eksenli kurmuş olduğu İslamizasyon politikasının biraz daha sekülerleşmesi ile birlikte Dersim rahat bir nefes alır. Ama rahatlama dönemi İttihat Terakki’nin ilk yıllarındadır. Sonrasında İttihat Terakki tarafından “Türkçü” politika devreye sokulur. Özellikle 1913 yılından itibaren devlet tekrar Abdülhamit dönemindeki fabrika ayarlarına döner. Türkçü politikaların devreye sokulduğu süreçle birlikte devlet, özellikle o güne kadar fethedemediği birkaç yerden biri olan Dersim’i de listesine alacaktır. Yani “devlet aklının hakim olması gereken yer” olarak Dersim’i kodlamaya başlar. Bu liste İttihat Terakki’den sonra Kemalistlere devredilir.

Dönemin mühim isimlerinden Çankırı milletvekili olan Kemalist Abdülhalik Renda’nın 1926 yılında yazmış olduğu raporda “Kürdistan’da üç şekavet yeri vardır” dediği yerlerden biri de Dersim’dir. Renda raporlarına yansıyan devletin Dersim’e olan düşmanlığı, klasik Osmanlı erkinden Tanzimat rejimine; Tanzimat rejiminden İttihat Terakki’ye; İttihat Terakki’den de Kemalistlere geçmiştir. Kemalistler 1937’de Osmanlı’nın ve İttihatçıların daha önce yapamadığını, yani onların rüyasını gerçekleştirir.

Kürtler için Dersim’in önemi nedir?

Dersim Kürdistan’ın merkezinde yer alır, Kürdistan’ın kalbidir. Çok çetin bir bölgedir. Devletin nüfuz edememesinden dolayı çevredeki bütün aşiretlerin sığınabileceği bir liman, Kürtler için bir üsttür. Nasıl ki Rojava 1920’lerin sonunda bir üs ise Dersim de Kürt hareketleri için bir iç limandır. Devlet o dönem Kızılbaş Kürtlüğün Kürtlük kodlarının, çok güçlü olduğunu biliyor. Zaten Seyid Rıza’nın mektuplarına bakıldığında da güçlü Kürtlük iddiası göze çarpar. Bu dönemde hazırlanan birçok raporda Dersim, “Kürtlüğün merkezi” olarak belirtilmiştir. Kemalist rejim bu raporlar doğrultusunda bu üssün bertaraf edilmesine karar kılmış, Kürtleri tamamen kırımdan geçirme ve bitirme projesini yürürlüğe koymuştur.

Peki aşiretlerin katliama karşı gelişen direnişe katıldığını söylemek mümkün mü?

Bazı aşiretler direnişe katılmıyorlar. Ama bu sadece Dersim’e özgü bir durum değildir. Feodalitenin güçlü olduğu bütün toplumlarda iç çekişmelerden yararlanmak, o toplumların iç dinamiklerini harekete geçirmek son derece kolaydır. Dersim özelinde aslında Seyid Rıza hedeftir. Çünkü 1920’de Sevr’e göndermiş olduğu mektup var. Dersim’in hedef olmasının sebebi biraz da Dersim’in Kürtlükteki ısrarıdır.

Türk devletinin resmi tarihine baktığımızda yaptıkları katliamların temel sebebini bir isyana bağladıklarını ve aynı zamanda isyanlara da ‘gerici-feodal’ vb. söylemler addederek adli bir nitelik kazandırmaya çalıştığını görüyoruz. Neden böyle?

Devletin, 1914 Bitlis sürecinden 1938’e kadar bütün Kürt isyanlarını ve direnişlerini politik bir şahsiyetten sıyırıp, “adli bir kılığa” sokma gayreti var. Devletin politikası budur ve bu politika 1914 Bitlis İsyanı süreci ile başlamıştır. Bitlis sürecini “meşrutiyete karşı gerici bir ayaklanma” şeklinde kodlamışlardır. Ayrıca aşiret ağalarının ve Ermeni eşrafının da bu yönde ifade vermesini sağlamışlardır. Dönemin Bitlis Rus Konsolosu da bunu itiraf ediyor. 1925 Şêx Said İsyanı’nda basına operasyon çekilmiş, özellikle isyanın “gerici, şeriat ayaklanması olduğunu söyleyeceksiniz” diye baskı yapılmıştır. İkisinin ortası Ağrı İsyanı için bu yönlü bir kılıf bulunamamış ve “dış devletlerin tahriki” denilerek İran, İngilizler suçlanmış ve “çete mefhumu” denilmiştir. Bugünkü “dış güçler” kavramının tarihi aslında o günlere uzanıyor. Dersim için ise “derebeyliğin tasfiyesi” denilmiştir. Bütün bu isyanların Cumhuriyet rejimi tarafından kodlanmasına baktığımızda, Kürtlükten sıyırmak için her bir isyana bir kulp bulmuşlardır.

Kürt isyanlarının birbiriyle bağlantısı var mıdır? 1914-1938 arasındaki bütün bu Kürt isyanlar ve direnişleri birbiri ile bağlantılıdır. Bunlar aslında yekpare bir harekettir. Ama devletin bölük pörçük, paramparça ettiği; bu parçaların birleşmesine izin vermediği bir projedir. 1914 yılındaki Bitlis İsyanı’nda eğer Bedirxanilerin talimatları beklenmiş olunsaydı, yani isyan savaş sürecinde patlak vermiş olsaydı, 1. Dünya Savaşı isyanın kaderini değiştirebilirdi. Kürtler adına olumlu şekilde sonuçlanabilirdi. Ama o dönem devlet yerel kalmasını sağlamak için her türlü önlemi almıştır. Devlet, Bedirxanileri tutuklamış, birkaç kişiyi idam etmiş, birkaç kişiyi sürgüne yollamış, bazılarını da satın almıştır.

1925 Şêx Said İsyanı’nda da aynı motivasyonlar açığa çıkıyor. Geç görülen bir hesaptır. Osmanlı için Bitlis İsyanı’nın hesabıdır. O yıl Cibranlı Halit Bey’in kesinlikle bir isyana kalkışılmaması doğrultusunda bir uyarısı söz konusudur. Elimizde belge yok ama özellikle Erzurum hattı üzerinde, Cibranlı Halit Bey ile Alişer’in birbirlerinden haberdar olduğunu da düşünüyorum. Özellikle Xormek ve Lolan aşiretlerinin, Cibranlılar içerisinde saygı duyduğu tek kişi Halit Bey’dir. 1925 yılındaki isyan Cibranlı Halit Bey’in önderliğinde gerçekleşmiş olsaydı, özellikle Dersim bünyesindeki Kürt ve Alevi aşiret birliğini de gerçekleştirebilirdi. Böyle bir ihtimal de söz konusudur.

Dersim Katliamı’nın salt bir Alevi katliamı olarak görülmesi ne kadar doğrudur?

O dönemde Kürdistan coğrafyası dışında örneğin Tokat’a, Kastamonu’ya, Bandırma’ya baktığımızda devlet açısından ele alırsak Türklerin Alevilik kodları, Kürt Alevi kodlarından daha radikaldir. Yani Kemalist rejimin tek başına Alevilik ile bir sorunu yoktur. Dolayısıyla Dersim Katliamı’na tek başına “Alevi katliamı” demek yeterli olmuyor. Devletin Dersim’e yöneliminin başat nedeni Kürt olmasıdır. Ve Kızılbaşlığın Kürtlüğe katmış olduğu kudrettir.

Dersim’de katledilen ve yerinden edilenlerin sayısı ne kadar?

Dersim’de hemen hemen her aileden bir-iki kişinin yok edildiğini düşünürsek, 70-80 bin arasında Dersimlinin katledildiği ortaya çıkıyor. Birçok insan cezaevlerinde, 10 kişilik koğuşlara 50 kişi tıkıştırılarak, tifüsten, koleradan öldürüldü. Sürgün yollarında ölen birçok insan bulunuyor. Açlıktan ölenler var. En az Dersim nüfusunun yarısının katledildiği anlamına geliyor.

Peki Kürt önde gelenleri böyle bir katliamı veya devletin yönelimini göremediler mi?

Kesinlikle öngörüldü. Özellikle 1915’teki Ermeni Soykırımı sonrasında Kürtlerde “Ermenilere yapılan, bize de yapılır mı?” şeklinde bir kuşku oluşuyor. Birkaç yıl sonrasında Koçgiri’de yapılan katliam bu kuşkuya adeta cevap oluyor. “Devlet katliam yapar ama Alevi Kürde yapar” diye düşünüldü. Bu sefer de “Acaba Sünni Kürde yaparlar mı?” diye kuşku duyuldu. 4-5 yıl sonra Palu-Genç ve Lice üçgeninde, Kürt köyleri çoluk çocuk demeden yakıldığında Kürtlerin tümden katledileceği kesinleşmişti artık.

1930’da Zilan’daki katliam sonrasında ciddi manada Kürdistan coğrafyası sindi. Dersim, 1930’daki Zilan Katliamı’nı iyi biliyordu. Bundan çekiniyorlardı da açıkçası. Ama Dersimlilerin başka bir çaresi de yoktu. Yani ne yaparlarsa yapsınlar, devlet bu katliamı yapacaktı. Katliamı nasıl önlemeleri gerektiği üzerinde düşünüldü ve önlemeye yönelik adımlar da atıldı. Seyid Rıza’nın güya iddia edildiği gibi “Ben kendim gelip teslim olurum ama yeter ki siz Dersim’e saldırmayın” cümlesi ve buna rağmen katliamın gerçekleşmesi, devletin hiçbir şekilde uzlaşmak istemediğinin göstergesidir. Devlet Dersim’de “şaki” yani “Türklüğe zararlı” olarak gördüğü cenahı tamamen tasfiye etmek istiyor ve bunu gerçekleştiriyor.

O zaman diğer devletlerin tavrı nedir?

Tepki gösteren bir devlet yoktur. Hatta Zilan’da İngiliz uçakları kullanıldı. Buna dair bazı belgeler açığa çıktı. “Ağrı İsyanı’nda uçaklarımız kullanıldı. Manevra güçlerini merak ediyoruz. Ama Kürtler birkaç tanesini düşürdü” diye yazan İngiliz belgeleri bulunuyor. İngilizler Türk devletine o dönem silahlar vererek, Kürdistan’ı bir laboratuvara dönüştürdüler. Dersim’de kullanılan zehirli gazların Almanya’ya ait olduğuna dair belgeler de yakın zamanda ortaya çıktı. Bunlar dışında Seyid Rıza’nın İngiltere’ye ve Fransa’ya gönderdiği mektuplar söz konusu ama Dersim’in çığlığını bu ülkeler duymuyorlar, kulak tıkıyorlar.

Fransa’nın o döneme ait iç yazışmalarına denk geldim. “Kemalist devlet bu süreçte Dersim’de şu kadar Kürdü öldürdü. Duyuyoruz bunları” deniliyor. Ama belgelere dair bir yorum yok. Sadece bilgiyi alıyorlar, o kadar. Katliamları kınayan bir açıklamaya denk gelmedim. Ama özellikle Dersim Katliamı’ndan hemen önce Fransızlar, Suriye sınırından Xoybûncuların gelmesini engellemiştir. Sınırlara yığınak yaparak ,Türk devletine örtülü bir destekte bulunmuşlardır.

Kemalizmin çok yönlü uluslararası destek almasının temel nedeni nedir?

Kemalistler gerçekte Rumlarla, Ermeniler ve Kürtlerle savaştı. Resmi tarihin anlattığı şekilde Fransızlar, İngilizler vb.. gibi Avrupai güçlerle bir savaşım söz konusu değildir. Kemalist rejim o dönemde Musul vilayetini İngilizlere, Halep vilayetini Fransızlara bırakma ve Ortadoğu’daki diğer topraklarından feragat etme karşılığında Anadolu’yu hakimiyetine aldı. Bolşeviklerle ilişkilerini geliştirdi. Ruslar Kürdistan’ı Kemalistlere bıraktı. Ortada Türk resmi tarihinin iddia ettiği gibi bir zafer yoktur aslında. Sultan Vahdettin’in İngiltere’ye gitmesi ile birlikte Osmanlı rejiminin Kemalist rejime evrilmesi söz konusudur. Sınırlar aynıdır. Sınırlarda tek değişiklik 1937’de Hatay’ın dahil edilmesi, 1974’de Kıbrıs’ın ilhak edilmesidir.

Şimdiye baktığımızda hala neo-Osmanlı siyasetin Erdoğan ve iktidar bloğu tarafından sürdürüldüğünü görüyoruz. Kürtler açısından bu işgal girişiminin önüne nasıl geçilebilinir?

Özellikle 1920’de Sevr Antlaşması çerçevesinde Kürtlere yönelik uluslararası bir komplo söz konusudur. Kürtler bu komplonun aynısının tekrarlanacağını göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Bu komployu boşa çıkaracak tek şey de “ulusal birliktir.”

Mustafa Abdülhalik Renda’nın raporu

Mustafa Abdülhalik Renda, Kürt isyan ruhunu bilen, Kürt isyanları üzerine etüt yapmış birkaç kişiden biridir. Bunlar Rumeli’den gelmiş, İttihat Terakki’den kişilerdir. Rumeli ve Balkanlar’da iken özellikle Balkan direnişçileriyle savaşını bilen ve isyan kavramını siyasal düzlemde Fransız literatüründen okuyan İttihatçılardır. Renda, 1913’den başlayarak 1920’lerin ortasına kadar Kürdistan’ın farklı yerlerinde bulunmuş biridir. 1914 yılında gerçekleşen Bitlis İsyanı’ndan Şêx Said İsyanı’na kadarki arayı, kendi söylemiyle “Kürtçülüğü” hatmetmiş bir kişidir. 1926 yılında hazırladığı rapor önemlidir. Raporda, “Kürdistan’da üç şekavet bölgesi vardır. Bu bölgelerden ilki Ağrı Dağı ile Zilan Deresi; ikincisi, Sason ve üçüncüsü de Dersim’dir” denilmiştir. 1930’da Zilan Katliamını gerçekleştirdiler. 1935 yılında Sason’da katliam gerçekleştirdiler. ‘Büyük lokma’ ve biraz daha zor bir yer olarak gördükleri Dersim’de ise 1937 -1938’de katliam yaptılar.

İttihat Terakki’nin kökeni

Bütün Kürt isyanlarına baktığımızda katliamları organize eden veya raporları hazırlayan Türk komutanlarının neredeyse tümü Trakya veya Balkan kökenli olduğunu görüyoruz. Bunu nasıl okumak gerekiyor?

İttihat Terakki’nin kurulduğu yer Anadolu toprakları değildir, Rumelidir. Bu kişiler çoğunlukla Rumeli göçmenidirler. İttihat Terakkicilerin gelip yönetimine el koyduğu Hareket Ordusu Selanik’ten yola çıkarak İstanbul’a gelmiştir. Bu ekip özellikle Selanik ve Rumeli muhitindeki bütün zabıtların, subayların önemli yerlere gelmesini sağlıyorlar. Aslında Kemalist cumhuriyeti kuranlar da bu kadrolardır. Yani Anadolu Türklüğünden ya da Kürt, Arap ve de Arnavut asıllı bir subay yüzbaşılığa kadar terfi ederken; Kemalist rejim -Atatürk’ün Selanikli olmasıyla da alakalı- ordudaki Rumeli göçmenlerinin generalliğe kadar yükselmesini sağlıyor. Bu durum son yıllara kadar da böyleydi.

Birincisi; bunlar Müslümanlaştırılmış Sırp, Bulgar vb. gibi Balkan halklarıdır. Yani 100-200 yıl öncesinde devşirilmiş ailelerden gelmiş kişilerdir. Bu kişilerin gidebileceği, yurt edinebileceği başka bir yer yok. Anadolu’yu yurt olarak görüyorlar.

Cevdet Sunay’dan tutun Fevzi Çakmak’a kadar, Salih Omurtak, Alpdoğan… Bu kişiler özellikle Dersim Soykırımı’ndan çok önce harbiyeden askeri öğrenci olarak mezun olmuş yedek subaylardır. Bunlar İttihat Terakki’nin gelecek vadeden kuşağıdırlar. Bu kişiler aslında soykırımın sistematik olarak nasıl yapılabileceğini daha önceden öğrenmişlerdi. Bu kuşak, 1930 yılında Zilan’da soykırımı uyguladı, soykırımı tamamen teorileştirdiler. Sonrasında jandarma okullarında “kaçakçı ve eşkiya arama klavuzu” diye eğitim kitapları bastılar. Bu kitapların asıl amacı, Kürdün nasıl öldürüleceği ve nasıl katliam yapılacağı ile ilgilidir. Kılavuzların basıldığı tarih 1930-1933 yılları arasıdır. Jandarma ve subay okullarında katliamın ve soykırımın eğitimini aldılar.

Nuri Dersimi ve Alişer’in önemi

Nuri Dersimi ve Alişer’in Kürt tarihi açısından önemleri nedir?

Nuri Dersimi, Kürt entellektüellerden farklı olarak aynı zamanda bir militandır. Celadet Ali Bedirhan’a veya Memduh Selim’e baktığımızda entellektüel kaygı daha baskın. Nuri Dersimi ise bir dava, bir eylem insanıdır. Seyid Rıza’dan ziyade, Nuri Dersimi’nin Alişer’den bağımsız hareket etmediğini düşünüyorum. Nuri Dersimi’nin ciddi manada Suriye’deki Xoybûn ile politik bir bağı vardı. Aynı şekilde kendi kitabında da dışarısıyla istihbarat ağlarının olduğunu dile getirmeye çalışıyor. O dönemde aslında Xoybûn’un Kürdistan’ın hemen hemen her yerinde yer altı örgütlenmesi şeklinde var olduğunu görüyoruz. Bu anlamda ben Nuri Dersimi’nin aslında Dersim Direnişi’nin birkaç politik kadrosundan birisi olduğunu düşünüyorum.

Bu politik kadrolardan birisi de elbette Alişer’dir. Alişer’in bir iddiası var. 1920 tarihli mektubunda bütün Kürdistan’ın (Sünnisi, Alevisi ve Êzîdîsi’yle) yükünü kaldırmaya ve hepsine önderlik etmeye niyetli bir Kürt aktör olarak karşımıza çıkıyor. Mektubunda diyor ki, “Ben 8 milyon Kürt adına Ruslarla konuştum.” Alişer’in 1920’de yazmış olduğu mektuba baktığımızda, dönemin Kürdoloji çalışmalarını dahi dikkatle takip ettiğini de görüyoruz.


Sedat Ulugana kimdir?

Araştırma, inceleme, azınlıklar, etnik gruplar kategorilerinde eserler yazan tarihçi, yazar Sedat Ulugana, EHESS-Paris’te politik tarih doktorası yaptı. Özellikle Kürt isyanları ve Kürt edebiyatına dair kitaplar kaleme aldı. Başlıca kitapları; Alman ve İngiliz Ajanlarının Kürdistan Seyahati, Ağrı Kürt Direnişi ve Zilan Katliamı (1926-1931), Cezalı Delikanlı, Edebiyata Kurdi ya Geleri, Mirektiya Bitlise olarak sayılabilir. Dr. Sedat Ulugana tarafından yazılan son kitap ise “Seyit Rıza’ya Yardıma Giderken Yakılan Kürdistan Fedaisi Muşlu Hilmi Yıldırım” Dara Yayınları tarafından okurların beğenisine sunulmuştur.