‘Destê min cemidî!‘

"Nasıl anlatmalı Nazar’ımın ellerini? İçimi ince bir sızı kaplıyor düşününce bile, bunu nasıl anlatmalı? En önce onun elleri, kendi dilinde bir cümle öğretti bana: Destê min cemidî! Ellerim, elleri… Bu soğukta el üşümez mi hiç, bu kuru soğukta çatlamaz mı Nazar’ın elleri? Ama siz hayal edebilir misiniz, 13 yaşındaki bir kızın kınalı ellerinde en fazla ne kadar çatlak olur? En fazla kaç çatlak vardır Nazar’ın ellerinde bilemem, sayamam. En fazla kaç kez kanamıştır elleri kızımın, soramam. Sorsam bile cevap veremez, o da bilmez. Hani nasır olur işçinin, emekçinin, köylünün ellerinde: hayatı işleyen ellerindeki nasırlar yüzünden kaskatı kesilir avuçları. Onca zorluk, yokluk yüzünden nasıl bakışları kaskatı kesilirse elleri de kaskatı olur. İşte Nazar’ın ellerindeki yaralar da öyle derin, öyle çok ki; kaskatı. Bu yüzden de saklar ellerini. O sakladıkça ben utanırım. O görünmez olmak istedikçe ben kaybolurum. Onun elleri üşür, benim içim yanar." (*)

6 aydır Süphan Dağı’nın eteğinde köy öğretmenliği yapan 23 yaşındaki genç bir öğretmenin öğrencisi Nazar’ı sıkıştırdığı cümleler bunlar. Soğuk ama itici değil. Yalnız ama kalabalık. O üşüyen ellerden çok var. Hele şimdilerde… 

Müziğe uzanan, sesiyle karşılık gelenlerin de üşüyen elleri var, çatlayan seslerinin yanında ellerinin üşümüşlüğü ne kelam…

Ellerin soğuğu geçer de, çatlaklar düzelir mi bilinmez işte. O çatlakları kapamaya koşa koşa giden ne çok 13 yaş, 14 yaş var tam da bu günlerde. Hayatın yağdırdığı karın altında kalan sadece elleri değil çünkü; şarkıları, şiirleri, ilk kalp çarpıntıları, heyecanları, sokakları, varları, yokları, anaları, babaları ve akranları… 

Yani hayatları. 

Gencecik dalları baharların… Nusaybin’de, Gever’de, Sur’da, Silopi’de dümdüz edilip TOKİ’ye öptürülecek hayat, onların üşüyen ellerini sığdırdıkları hayat işte…

Yazıyı yazma nedenim bambaşka aslında. Uzak bir tarihin bugüne dayadığı sırtı.. O ellerin çatlağında sıyrılan su, kopan çiçek, gülmeyen güneş…

Önceki akşam Meclis’te dokunulmazlıkların kaldırılması görüşülürken meclisi terk eden HDP’li vekiller Çerxa Şoreşê adlı Kürt marşını söylediler. Bu marşı Koma Sê Bira’dan dinlemiştim. Bütün İstiklal Caddesi’nin bir an bu marşla inlediğini ve sözlerinin ne anlama geldiğini bilmeyenlerin ilgiyle dinledikleri bir an… alkışlar, alkışlar, zılgıtlar… 7 Haziran’da Cezayir Sokak’ta Demirtaş’la sevincini paylaşmak için biriken yüzlerce insan arasında bir grup Kürt gencinden sonra… Suruç’ta patlayan bombanın İstanbul’da ortalığa saçılan acısının İstiklal Caddesi’nde öfke olup aktığı bir zamanda… Sonra her an, her yerde dolmaya başladı bu marş çatlaklara.

Koma Sê Bira’nın Erkan’ı YPS’li bir direnişçi artık. Devletin giremediği Nusaybin’de hem de. Di’li geçmiş zaman kullanmak istemiyorum ama sosyal medyada hızla yayılan teyitsiz bir haber Erkan’ın öldüğünü söylüyor. 2 hafta öncesinden gelen görüntüler var, önce neden YPS’li olduğunu anlatıyor Erkan, çatlakları kapamak adına sonra birikti şarkılarıyla hayatın kapısına, dilinde Çerxa Şoreşê marşıyla…

"Dağların kalbinden, rüzgarların dalgalarını yürüttüler" deniyor marşın bir yerinde: "Ve ayağa kalkıp Kürdistan’a can verdiler."

Marşları sevmem, sevmezdim ya da. Bu marşta gözümü yaşartan bir dokunuş var. Belki rüzgarların dalgalarını yürütmek için yola çıkanların 13-14 yaşındaki üşüyen elleridir canımı yakan, belki sokakları ayaklarından, ayakları sokaklarından kesilenlerin öfkesi…Bir şey var kesin. Çatlaklara yürüyen su bu sözlerde gizlidir belki. Erkan sokaklarını bırakıp İstanbul’un, toprağının sokaklarını savunmaya gittiyse eğer ve dilinde dağların kalbinden gelip rüzgarların dalgalarını yürütenler düşmüyorsa, bu çocuklar ölseler de üşümüyor, gülümsüyorlardır demektir. 

(*)Bu yazı 5 harfliler adlı kadın haberleri sitesinde yer alıyor: http://www.5harfliler.com/nazarimin-elleri/