Devlet savaş istiyor çünkü…

Devam eden operasyonlar, öldürülen asker ve gerillalar, Kürt ve PKK’li diye linç edilmek istenenler, Samsun’da Gökhan Çetindaş’ın gerilla sanılarak öldürülmesi, Aynur Doğan’a Kürtçe şarkı söyletilmemesi… Bütün bunlar, başbakanın "terörist kötüdür, uzlaşılmaz, terör bitmez, terörle mücadele de bitmez” doğrultusundaki söylemleri ve sınır ötesi operasyonlarla savaşın devam edeceğini açıklaması ile de birleştiğinde, bir tek şey ifade ediyor: Devlet ve iktidar çatışmanın devamında kararlı.
İktidarın Kürt açılımı diye başlayıp, milli birlik ve kardeşlik projesi olarak rafa kaldırdığı söylemleri de, savaşın devamından muzdarip halkın kandırılması, oyalanmasından başka bir anlam ifade etmiyor. Hatta "barış” isteyenlerin art niyetle hareket ettikleri yönlü propagandalar da, toplumun barış düşüncesine uzak kalmasını sağlama amacının sonucuydu denilebilir.
Bir adım daha atalım; "yemin krizi”nin aşılması için BDP’nin önerdiği mutabakat metnini imzalamaması da aynı amacı işaret etmekle beraber, iktidarın her türlü barış ve uzlaşma çabasına tahrik ve tahrip gücü yüksek söylem ve tutumlarla yönelmesi, kendisine itaat eden bir Kürdü de tercih etmediğini gösteriyor diyebiliriz. Neden? 
Devlet neden savaş istiyor sorusunu siyasal ırkçılık diye veya uluslararası güçlerin siyasal egemenlik hesapları olarak yanıtlamak, işin asıl dinamiğini gizlemeye çalışanlarla aynı kefeye düşmek olacaktır. Bu yüzden yanıtın ırkçılık ve egemenlik hesapları yanında önemli bir bölümünü kapitalizmde ve özel olarak savaş ekonomisinden nemalanan üniformalı, üniformasız sermayenin varoluşunda aramak gerekmekte.
Öte yandan bir diğer neden; savaş ekonomisinin milli gelirdeki payının, topluma temel ihtiyaçların yoksunluğu olarak dönmesinin yarattığı sıkıntıların gizlenmesi diyebiliriz. Bugün emek ve demokrasi mücadelesinin bu derece geri olmasının, sınıf bilincinin ulus bilincinin gerisinde kalmasının en önemli nedenlerinden biri savaşın ve ırkçı duyguların yüksek seyriyle açıklanabilir.
Toplumun milyonlarca yoksulunun açlığını, işsizliğini, evsizliğini gidermek için mücadele etmesi yerine "vatan bölünüyor” paranoyası ile aktif yahut pasif tutumla linç girişimlerinde boy göstermesinin sağlanması da buradan okunabilir. 
Zira; Türkiye devletinin kuruluşundan bu güne öne çıkardığı "milli birlik beraberlik ruhu”, "bölünme, parçalanma, yıkılma”, "iç düşman, dış düşman” paranoyaları boşuna değil. Biraz zorlayın zihninizi hatırlarsınız. Hep düşmanları oldu Türklerin. Yunanlılar, Ermeniler, komünistler ve sonra Kürtler tabi. Bu kadar düşmanla sarılıyken etrafınız açlığınızı düşünmek ayıp öyle ya. "vatan” sizden hizmet bekler, şehit dedelerinizin kemikleri sızlar. Önce topraklarımızı sağlama alalım gerisini sonra düşünürüz… Esaretle biten paranoyalar bunlar ve cumhuriyet tarihi boyunca işlendi beynimize.
Devletin ve iktidarların yarattığı ve emek mücadelesini zayıflatan bu sonuç genel anlamda sermayenin hareketlerini kolaylaştırmakta ve çıkarlarını pekiştirmekte olduğundan, zaman zaman sermaye gruplarından barışa dair sözler duysak da bu söylemlerin de iktidarınkilerden farklı bir niteliği olduğunu düşünmek aptallık olacaktır.
Yaşanabilir bir hayatının en önemli gereksinimi olan barış için verilen siyasal mücadelenin, diğer sorunları görünmez kılacak aciliyette olduğu algısı kapitalizme hava sağlayan cendereye barış ve demokrasi isteyenleri de düşürmekte üstelik. 
Evet devlet savaş istiyor. Peki biz ne istiyoruz ve nasıl yapacağız? (başka bir yazıda…)
Yannis Ristos’un "Çocuğun gördüğü düştür barış” diye başlayan şiiri barışı ve kapitalizmin barışa uzaklığını ne güzel anlatıyor… Ne dersiniz?