Devletin mafyası bayrağınla çok yaşa! Arş ileri!

       Ava NEŞE KALP

Bugün Dersim Kürt-Alevi soykırımının iki yıllık uygulama sürecinin 83 yıllık yıldönümü. O dönemin hâkimi olan ve Dersim için soykırım planını uygulayan Türkçü çeteci mantık hala varlığını ve gücünü devam etmektedir.

Bir önceki yazımızda mafya lideri A. Çakıcı’nın Erdoğan’a bir tür kendileri için çıkarılan af için teşekkür etmesi ve bu teşekkür kısmını “son dört yıldır devletin bekasından taviz vermediği” bir koşula bağlamasına dikkat çekmiştim. Bu, MGK’da barış görüşmelerinin sonlandırılıp, “Çöktürme Planı”nın devreye sokularak Kürtleri imhada ortaklaşmanın dört yıllık sürecini tanımlıyor. 1937-38’den bu yana devam eden devletin içindeki ırkçı çetenin, Erdoğan çetesiyle ortaklığa başladığı tarih yani.

Türkiye’de mafyanın rengi eskiden beri ülkücüdür ve bu renk devletin rengidir aslında. O yüzden devlet mafya ilişkisi “normal”dir ve yadırganmaz. Bu konunda en iyi örnek, Ergenekon davalarında Alaattin Çakıcı’nın mahkemedeki davranışlarında gösterebiliriz. Hâkim ve savcılarla Çakıcı’nın patronun şımarık oğlu kıvamındaki ilişkisi, devlet mafya ilişkisinin en kristalize olmuş biçimidir. Çakıcı hâkim ve savcılara tehditkâr bir şekilde işaret parmağını sallarken, savcılar sahibini sakinleştirmek için ayağına sürünüp mırıltılar çıkaran kedi misali, mafya kabadayısını sakinleştirmeye çalışırlar.

Peki neden? Çünkü mafya bir devlet oluşumdur (Türkiye). Ülkücüler, devletin vatandaş olarak eşit hak talebinde bulunan kesimeler saldırtmak için kullanılan paramiliter bir yapılanmadır. Gayri Müslimlerin, Alevilerin, şimdi Kürtlerin mallarının gaspı bu ekiplerce sağlanır.

Bu ekibin kontrolündeki devlet, uluslararasında yer bulabilmek için mecburen metinlerine koyduğu eşitliği aslında uygulamak istememektedir. Eşitlik, doğal olarak hak ve sorumluluk temelinde belirir. Sorumluluklar vergi verme, yasalara uyma ve askerlik yapma olarak şekillenirken, haklar da kamusal kaynaklardan eşit olarak faydalanma çerçevesidir. İşte bu iki uçlu ilişkilenmeyi bypas etmek için bir aparata ihtiyacı vardır.

İstenmeyen grupların ağır sorumluluklar altına sokulup, haklardan eşit yararlanmaları engellenirken, öte taraftan yandaşlar hiçbir sorumluluk taşımadan öncelikli ve eşitsiz olarak sadece haklardan faydalandırılarak kendilerini desteklemeleri sağlanır. Türk ırkçılarında sıkça basına yansıyan asker kaçağı ve vergi kaçakçılığı olayları işte bu yüzdedendir. Bu yüzden Anayasa’da haklardan faydalanmanın fiili olarak Türklük ve [diyanetle de] İslam şartına bağlandığını bu kesim iyi bilir.

İkinci aşamada da Türk-İslam barajıyla sistemin devamı, yapısal ırkçılık denen formatlanma süreci, okul, aile, din ve ordu içinde sırasıyla bir dizi beyin yıkama ve tehdit edilme sürecinden geçirilerek gerçekleştirilir. Bu doğrultuda çalışmaları için insanların hem beyni yıkanır hem de bu görevden kaçınmaları durumunda nasıl bir akıbete uğrayacakları konusunda epeyce bilgilendirirler.

Üçüncü ayak ise özellikle ayni ve nakdi birikimlerin bu tanımlanan ekibin elinde kalması için kullanılan aparattır. Devleti kontrol eden bu derin işgalci grup, sivilde yasalarını ters yüz edecek şekilde, istenmeyen kişiler/gruplar tarafından edinilmiş ya da biriktirilmiş olan mülk ve paranın gayri yasal yollardan gasp edilmesi, denetim altına alınması ve kullanılmasını ister. Bu, mafya aracılığıyla yapılır.

Devlet ile mafya arasındaki bağlantı budur. Mafya, devletin bir oluşumudur ve bununla kendi ideolojilerine angaje olmayan, Türk ve Müslüman olmayanların ellerindeki mal ve parayı zorla ellerinden alma aparatıdır. Bu nedenledir ki [AKP öncesi] bütün devlet ihaleleri ülkücü mafya ile istenen kişilere aktarılır, ihale dışındaki mal varlıkları tehditle/şantajla insanların ellerinden alınır, ellerinden alınmayanlardan da ayrıca haraç alınır.

Haraç ise özellikle Ülkü Ocakları, Alperen ve şimdi de AKP’nin denetimindeki Osmanlı ocaklarının bu gayri yasal mafyatik oluşum[ları] besleyecek yeni insan kaynağı yaratmada da kullanılır. Ülkü ocaklarının bu kadar vazgeçilmez oluşu, onun devletin bir paramiliter gücü olmasından gelir. Buraya aktarılan kadrolar bilhassa çeşitli suçlara bulaştırılır ki isteseler dahi bir daha geri dönmeyecekleri bir istikamete sokulur ve istendiği kadar kullanılırlar.

İşte Alaattin Çakıcı bu suçlara bulaştırılmış ve terfi kazanmış, devletin yeraltı gasp ve cinayet işlerini yürüten bu yapının lideridir. Mahkemedeki rahat ve tehditkâr tavrı, devletin en pis işlerini yapan, işlenen suçların en iyi tanığı ve faili, kendilerinin bu anlamıyla devletin esas sahibi olarak gören algısından kaynaklanmaktadır.

Yani mahkemedeki olay devletin güya bir hukuk devleti olduğu için bir suç örgütünü yargılayacakmış gibi bir hamlede bulunması, öte taraftan da devleti kimin temsil ettiğine dair bir güç gösterisinin sahnelendiği bir tiyatrodur.

Dolayısıyla bu ekiple iş birliği yapmaya yanaşmayan, onları devletin kontrol mekanizmasındaki rolünü kapmaya çalışan, bu sayede kendi mafyasını kodlayan, bu ırkçı mafyanın sembolik adı olan “reis” unvanına da el koyan Erdoğan, bu süreçte bütün devlet ihalelerini, özellikle Gülencilerin mallarının gaspını kendi ekibinin denetimine aldı. Ancak 2015’te parlamento çoğunluğu yiten AKP çetesi, pusuda yatan Ergenekon-Avrasyacı çetenin eline düşmekten kurtulamadı. Son Soylu olayı ve Çakıcı affının anlamı, bu ülkücü çetenin eski işine geri kavuştuğudur. Devletin mafyası arş ileri!