Devletin ‘normalleştirme’ tuzağına karşı anormalin direnişi! / Hüsnü ÇAVUŞ

Kuramsal alan kadar kavramsal alandaki direnişte oldukça önem arz eder. Bu direniş, halkların kendi kültürünün zenginlikleri olan kavramların çalınmaması duyarlılığından kaynaklanır. Devlet dilinde “normalleştirme-normalleşme” tehlikeli bir kavramdır. Sömürgeci-işgalci ve ırkçı TC faşizmi, özellikle Kürt halkına dönük kapsamlı saldırısını normalmiş gibi göstermektedir. “Alıştır-sindir-korkut-normalleştir ve tepkileri etkisiz kıl” yaklaşımı, onun temel stratejisine işaret eder. Bu nedenle özgürlük isteyen herkesi “bölücü, dış bağlantılı vb“ sözlerle damgalamaktadır. Amaç hak arayanları toplum gözünde suçlu, kuşkulu, tehlikeli ve vatan hainleri olarak göstererek halkla bütünleşmelerinin önünü kesmektir. Öne çıkan kişileri suçlu ve doğru yoldan sapmış teröristler olarak damgalaması da bundandır.

“Damgalanma” olarak adlandırılan teori Şikago Okulunun “sembolik etkileşim” görüşünden kaynağını almaktadır. Gergo Herbert Mead ve Thomas tarafından Şikago Üniversitesinde başlatılan bu yaklaşıma sahip yazarlar da olmuştur. Bunlardan biri olan Becker’in değerlendirmesine göre “sapma, kişilerin belirli davranışları toplumun koyduğu damgalarla yaratılır. Suçlu ise bu şekilde damgalanmış (etiketlenmiş ve toplum dışına itilmiş) olan kişidir.” (Outsiders, Studies in the Sociology of Deviance, New York, 1963,9)

Onaylanmayan davranışı “toplum dışı sapma” olarak tanımlayan Becker, sapıcı davranışta bulunanların seçilerek damgalandığına vurgu yapar. Bu şekilde damgalayan kişi, devlet veya kurum, insanların dikkatini kişi veya örgütlere yönlendirir ve izlemeye alır. Damgalanma sürekli hale getirilerek, özellikle bireyler veya örgütlü kişilerin bunu kanıksamasını sağlamak isterler. Bu psikolojik savaş yöntemini uygulayan devletlerin toplum aleyhine örgütlenmiş bir sapmanın zor aygıtı olduğu bilinmektedir. Buna verilecek en somut örnek, Sömürgeci ve ırkçı AKP-MHP iktidarı ve sıkıştığı anda imdadına yetişen ittihatçı zihniyetin taşıyıcısı olan CHP yönetiminin kurnaz ve ikiyüzlü yaklaşımıdır.

İnsan davranışlarını belirleyenin toplumsal varlık olma gerçeğini bilerek saptıran ve yukarıdan aşağıya bir mühendislikle, köle kişiliklerden oluşan tek tip toplumun amaçlanması da bu ırkçı iktidarın Osmanlı’dan devraldığı bir gelenek olmaktadır. Devlet politikası, kitleleri teslim almak amacıyla psikolojik etkiyle birlikte kullanılmaktadır. Çünkü psiko politik analiz insanların psikolojik gelişiminde, algı ve davranışlarında doğrudan etkide bulunmaktadır. Yani sömürgeci TC devleti sadece silahları değil, psikoloji ve sosyolojiyi, sanatı, dinciliği, milliyetçiliği ve cinsiyetçiliği de toplumları korkutarak itaat ettirmede bir baskı unsuru olarak kullanmaktadır.

Her gün kadın cinayetlerinin, yolsuzluk ve tecavüzlerin, özellikle diktatör Erdoğan‘ın aynı konuşmasında birbiriyle çelişen cümleler kurması ve bilerek yalan söylemesi, baskı ve sindirmelerin açıktan yapılması tamamen bu psikolojik savaşın bir gereği olarak işletilmektedir. Bu yöntemle halkın gerçeklerle yalanı ve doğruyla yanlışı ayırt edebilme yetisini bozarak,  yoksulların algısında normalleştirmeyi amaçlamaktadırlar. Çünkü algısı bozulmuş insanları doğrulara çekmek oldukça zordur. Bu nedenle sömürgeci faşist iktidar, normalleşmeyi sisteme entegre olma ve iktidara itaat etme olarak yaygınlaştırmaktadır. Faşist diktatörlüklerde “normalleşme“ söylemi oldukça tehlikeli olduğundan, toplumsal açıdan bunu anormal olarak karşılamak, kültürel öz savunmanın da bir gereği olmaktadır. Çünkü faşizm koşullarında ancak “anormal” kalınarak özgürleşilir.

16.yy‘da “sıradan” anlamında kullanılan ve Latince “normalis”ten gelen “normal” kelimesi, esasında normların içinde kalmayı ifade eder. Faşizmde zaten kendi normlarını dayatarak belirlediği sınırların aşılmasını yasakalar. Bu nedenle, devletin her dediğinin tersini yapmak, kültürel bir tedbiri ve doğal bir tepkiyi de geliştirecektir. Böylece devletten gelen etkilenmeye verilecek doğal tepkilenme, beraberinde güçlü bir direniş mevzisini de oluşturmaya hizmet etmiş olacaktır.

Ebette ki, küresel çapta örgütlenmiş olan egemenlere karşı verilecek mücadelenin başarısının sadece yerel direnişlerle sağlanamayacağı açıktır. Artık yerel direnişlerin başarısı küresel dayanışmaya bağlı hale gelmiştir. Aynı şekilde yerelden kopuk küresel örgütlenmelerin de başarı şansının olamayacağı daha da netleşmiştir. Koronavirüsle birlikte daha da gerekli bir ihtiyaç olarak açığa çıkmış olan küresel anti kapitalist hareketin inşası, kapitalist koderniteye verilecek etkili bir anormal cevap olacaktır.