Devrimci sazım – Yılmaz KARAKOÇAN *

Bütün bir olay bir tek tınıda gizliydi. O tını var ya o tını, beni nerelere götürmedi ki. Bir günde büyümüştüm sanki. O zaman bir süpürge aldım elime, öyle süpürge dediğime bakma, çok marifetliydi. Aynı zamanda annemin de en etkili silahıydı. Az dayak yemedim ondan. O etkili olmadığı yerde hemen sobanın yanı başında duran yardımcısı kürek devreye giriyordu. Tabii o bir ritm tutturana kadar ben çoktan soluğu dışarıda alıyordum zaten.

Süpürge de öyle güzel oturuyordu ki elime, istediğim şarkıyı çalabiliyordum onunla. En değme sanatçıları, ustaları hayran bırakırcasına çalıyordum. Ahşap çerçeveli, kenarlarına kar düşmüş pencerenin demir parmaklıklarına konan kuşlar benimle şarkı söylüyorlardı. Müzikten çok iyi anlıyorlardı ve hep beraber kanat çırpıp alkış tutuyorlardı.

Köyde amcamın kırık bir sazı vardı. Öyle kimsesiz ve yalnızdı ki, her yeri çatlak ve kırıktı. Kahverengi koli bandıyla sarılıydı her yeri. O kimsesiz ve yapayalnız bir şekilde, çığlığını, sevdasını, acılarını ve sevinçlerini içine gömmüş, kerpiç evin direğindeki paslı bir çivide suskun, asılı duruyordu. Tellerine dokunduğumda o irkildi çığlık attı, ben ürperdim heyecanlandım. Sonra gülümsedi ve sen o’sun dedi bana. Aldım elime ve her yerini inceledim, okşadım, sevdim. Bir eksiği vardı. Gidip mintax kutusunu kesip bir tezene yaptım kendime, fazla estetik olmamıştı ama sertti ve tellere vurunca iyi ses çıkarıyordu. O oturdu dizime, ben yasladım yüzümü gülen yüzüne. Her telde ayrı bir ses, ayrı bir tını vardı. Süpürgem gibi değildi. Ellerime sığmıyordu. Ya o çok büyüktü ya da ben çok küçük. Süpürgemdeki o sihirli ezgileri onda bulamıyordum bir türlü. O kendince söylüyordu, ben süpürgemdeki ezgileri her tele dokunuşumda. O çok doluydu ve duygu yüklüydü. Kim bilir ne acılar yaşamıştı ne aşklar ne sevinçler… Kaç ananın ağıtında inledi, kaç isyanda çığlık oldu… Hakikat yolunda semaha duranlarla kaç kere eridi, yandı. Kim bilir?

Bir gün, kapıdan içeri akrabalarımızdan çok usta bir bağlama üstadı girdi içeri. Çok iyi çalıyordu. Tam üç şarkı biliyordu. „Lê Dotmam, Malan Barkır ve bir de Hudey Hudey.“ Hani vardı ya hatırlarsın sen. „Siyah saçlarında hatem yüzleri, Garip bülbül gibi zar eyler beni, Hilal ebruların ahu gözlerin, Tığ-ı sevda ile canan yaralar beni“ çok güzel bir türküydü.

O üstat, bağlamanın her teline dokunuşunda ben eriyordum. Düzeni de yapılmış bağlamayı bir gece aldım elime, her şey bir anda değişti. Bir ben, bir saz ve bir de yuvarlak, uzun, sacdan yapılmış bir soba vardı. Odunlar sobada yandıkça, ben sazda yanıyordum. Etrafımızda binler, semah dönüyordu.

Şimdi sevgili sazım; bunları sana neden anlatıyorum. Ben süpürgede büyüdüm, sende çocuk kaldım. Çocuk kaldığım günden beri senden hiç ayrılmadım. O üstat, hep o üç şarkıyı çaldı. Benim gibi kaç kişi daha çocuk kaldı onun yanında, bilemiyorum. En büyük aşkı sende-seninle buldum ve biz AŞK olduk. Bu aşk büyüdükçe turnalar semaha hep duracak GÜNEŞİN etrafında Kürdistan semalarında. Yar olacak, ana olacak, yoldaş olacak, Kürdistan kokacak…

Bir gün ayrılırsam senden, darılma ve kızma. Dünya fani fakat dostluk baki. Ozan Mizgîn’ler, Ozan Serhat’lar bize bunu anlatmıyor mu? Üzülme, onlar nasıl ki senden ayrılmadıysa ben de senden ayrılmayacağım. Biliyorum, zaman zaman senden ayrı kalıyordum ama sen bunun bir ayrılık olmadığını biliyordun. Ama daha bitmedi, yeni başlıyor: Her tınıda Munzur gibi berrak, Zagroslar gibi asi, devrim tadında ezgilerimiz olacak benim devrimci sazım.

* Avazê Çiya üyesi