Din kullanarak yönetmek sorun üretmektir

Cihan EREN

Hiçbir din anladığımız biçimiyle siyasal yönetim modeli sunmamıştır. Çünkü dinler, yönetim sistemlerinde olmazsa olmazların başında gelen ekonomik üretim sistemi ve işleyiş biçimi, yine toplumsal yaşamı düzenleyen ayrıntılı hukuki yasalar gibi hususları ana kaynaklarında ayrıntılı belirtmemiştir. Dinlerin ayrıntılı açıklamaya çalıştığı başlıca alan, sosyal yaşamı düzenlemede etkili olan inanç ve ahlaktır. Bu nedenle dini dayanak yapmış siyasal sistemler genel kural ve kaidelerin yorumlanmasıyla geliştirilmiştir. Bu konuda İslam tüm dinlerden çok daha fazla yoruma tabi tutulmuş bir dindir. Dolasıyla İslam şeriatı kendisinden önceki siyasal sistemleri dikkate almış alimlerin, siyasi liderlerin yorumlarının eseri olmuştur. Alimlerin özellikle de Sasani ve Bizans yönetim sistemlerini incelendikleri bilinmektedir.

Her yorum ya da içtihat, yapıldığı zamana, çözemeye odaklandığı sorunlara, müçtehitlerin inançlarına ve sınıfsal konumlarına göre içerik kazanmıştır. Her ne kadar tüm içtihatların ana kaynağı ayetler ve sünnet olmuşsa da müçtehitlerin bu kaynaklara nereden ve nasıl baktıkları, geliştirdikleri sistemi belirlemiştir. Örneğin İmam Hanefi’nin şehirli ve tüccar olması içtihadının özünü belirlemiş, fıkhının daha esnek ve yoruma açık olmasına yol açmıştır. İmam Şafi’de ise kabile-aşiret kimliği ve kültürünün önde olması içtihadının, kapalı, dar ve katı kuralcı olmasını beraberinde getirmiştir.

Açık ve mutlak bir siyasal sistem önermemiş de olsalar tüm din ve inançlar yöneticilerin nasıl davranması gerektiğini, bir yöneticide olması gereken özellikleri belirtmiştir. Bu yolla yönetene sınırlar çizmiş, taşıması gereken meziyetleri sıralamıştır. Örneğin İslamiyet, ehliyet, adalet, meşveret, hakkaniyet ve merhamet gibi erdemleri, Müslüman bir yöneticinin esas alması gereken kriterler olarak saymıştır.

Din kullanılarak sistem geliştirme içtihatlarla yapıldığı için başta İslam olmak üzere tüm dinlerden sosyalist sisteme benzer bir sistem çıkarmak mümkün olacağı gibi faşist, soykırımcı, diktatörlük, kral ve sultanlık da çıkarılabilir. İbrahimi dinlerin her üçünde de belirttiğimiz bu ayrışma yaşanmıştır. Örneklersek, İslam’ın Karmatileri, Yahudiliğin Essenileri, Hıristiyanlığın özellikle de ilk dönemlerindeki Manastır yaşamı eşitliği, adaleti, paylaşımı temel alan dine dayalı siyasal ve toplumsal sistemler olmuştur. Bunlara karşı İslamdaki halife-sultan, Yahudilikteki krallık, Hıristiyanlığın Roma imparatorluğu ile anlaştıktan sonraki yüzyıllarda gelişen dini sistemlerse ne adaletin ne de eşitliğin olduğu sistemler olmuştur.

İçtihat yoluyla geliştirilmiş siyasal sistemler toplum içinde yayılıp güçlendikçe, içtihadın kendisi dinlerin ana kaynaklarından çok daha fazla inanılan, sorgusuz kabul edilen olmaya başlamıştır. Böyle bir dini anlayışın özellikle de İslam’da yaşandığı ve halen sürdürüldüğünü biliyoruz. Bu nedenle en çok da Müslümanların böyle bir dini algının nelere yol açtığını bilince çıkarmaları gerekmektedir. Bilindiği gibi Müslümanların kahir ekseriyetinde, alimlerin ya da alim payesi verilmiş kimi şahsiyetlerin söylediklerini mutlak doğru kabul etme eğilimi çok güçlüdür. Kuşkusuz ki tüm dinler içtihat yoluyla gelişmiş, genişlemiş ve toplumsal kültür haline gelmiştir. Ancak müçtehitleri abartmak, geliştirdikleri hukuku dindeki evrensel ahlak yasalarından daha fazla önemsemek, ahlaka değil hukuki kaidelere inanmak ve tabulaştırmak, tarihte sıkça görüldüğü gibi çoğu zaman zararlı sonuçlar doğurmuştur.

Toplumsal yapı sadece dinle yönetilemez. Ancak yönetim sistemi oluşturulurken din de faydalı bir kaynak olarak değerlendirilebilir. Toplumsal ahlak ve demokratik hukuk sadece dine dayandırılamaz. Ancak ahlak ve hukuk dini görmezden gelemez.

Kapitalist modernite çağıyla birlikte yönetim olgusunda evveline göre niteliksel kimi değişimlerin ortaya çıktığı genelde kabul görmüş bir görüştür. Kendini ulus devlet biçiminde sistemleştirmiş yeni yönetim modelinin, seleflerinden ayıran temel nokta din ile ilişkisine dayanmaktadır. Bu ayrım Hıristiyan kimlikli toplum ve devlet yapılarında daha belirgin tarzda kendini gösterirken, Müslüman kimlikli toplumlarda ise ulus devlet neredeyse seleflerini taklit etmiştir.

Müslüman kimlik ve kültürün hakim olduğu toplumlardaki ulus devletler, dini içtihatlara dayalı geçmiş siyasal yapıların bazılarını ve içtihatlara dinin asılları gibi inandırma propagandasınınsa neredeyse tümünü olduğu gibi devam ettirmiştir. Ettirmektedir. Bu da Müslüman toplumlar içinde çok derin ve ciddi siyasal yönetim sorunlarını beraberinde getirmiştir. Haddinden fazla iktidar ve egemenlik yaratmış, hakkaniyetten, adaletten, ehliyetten, meşveretten, merhametten uzak yöneticileri meşrulaştırmış geçmiş içtihatların kapitalist ulus devlet iktidarıyla buluşması, en gerici ve baskıcı yönetim ve yöneticiliğe yol açmıştır. Böylece Müslüman kültürün hakim olduğu tüm toplumlarda ortaya çıkmış ulus devletlerin anti demokratik, diktatörlük ve faşist olmasının yolu açılmıştır. Başlı başına büyük baskı ve soykırım sistemi olan ulus devlet, geçmiş içtihatların topluma kabullendirdiği halife sultanları aratan yöneticileri başa getirmiştir. Türk ulus devleti başta olmak üzere daha birçok Müslüman kimlik ve kültüre sahip ulus devletlerin dayandığı gerçekliğin tarihsel arka planı böyle kurgulanmıştır. Müslüman ülke ve toplumlardaki milliyetçiliğin dinden beslenmesinin de asıl nedeni bu iktidar aklıdır. Bu dini anlayışın yol açtığı sorunların vardığı boyuttu da hayatın her alanında verilen bedellerle Müslüman halklar ödemektedir.

Ahlakı güçlendirecek yeni ve demokratik bir içtihat yapılmadıkça bu sorunlar çözülemez. Dinin sorun üreten olmasının önüne de geçilemez. Ahlakı değil, iktidarı güçlendiren içtihatların yanlışlığı itiraf edilmedikçe günahlardan kurtulunamaz. Kısacası, Müslümanlar barış ayetleri yerine Fetih süresini çarpıtarak yorumladıkça, ahlaki emreden ayetler yerine kimi hukuki ayetleri esas aldıkça İslam aleminde açlık, yoksulluk, savaşlar son bulmayacaktır.