Direnme hakkı ve işçiler

Zulme karşı direnme hakkı İngiltere’de Büyük Özgürlük Fermanı (Magna Carta Libertatum, 1215 madde 61); haklar dilekçesi (petition of rights, 1628); habeas-corpus act (1679); haklar bildirgesi (bill of rights, 1689) gibi anayasal belgelerde; Amerika Birleşik Devletleri’nde Virginia Haklar Bildirgesi (1776 madde 3), Fransa’da, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları bildirgesi (baskıya karşı direnme, madde 2) ve Federal Alman Anayasası’nın 20. maddesinde yer almıştır. (Ekşi sözlük)

Dileyelim ki hiç değilse 2016 yılında Türkiye halkları da bu hakkı anayasasına yazabilsin. Çünkü bu hak şu anda fiilen Kürt halkı tarafından Cizre ve diğer ilçelerde kullanılıyor. 

Devlet ise zulme karşı direnen Kürt halkına karşı sokağa çıkma yasaklarına ve savaş makinalarına sarıldı.

 İlk olarak 16 Ağustos’ta Varto’da başlayan sokağa çıkma yasakları, Cumartesi günü itibari ile Cizre, Silopi, Sur ve Dargeçit olmak üzere 4 ilçede devam ediyor. Bugüne kadar Türkiye’de 7 kentin 18 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde toplamda 54 kez sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yasaklar toplamda 234 gün ediyor! Ve şimdiye kadar 125 insan devlet güçleri tarafından öldürüldü.  

Kuşatılmış olan semtlerde sağlık merkezlerinde, hastanelerde çalışanlar büyük risk altında ve ağır koşullarda çalışıyorlar. Sağlık kurumlarına yönelik saldırılar gerçekleşiyor, sağlık çalışanlarına asker, polis fiziki ve psikolojik şiddet uyguluyor,  sağlık emekçileri can güvenliği olmaksızın çalışmaya zorlanıyorlar. Hastanelere roketler düşebiliyor. Mermilere hedef olabiliyor. Sokakta hayati meselelerde bile Polis ve askerin bilgisi olmadan siviller kıpırdayamıyor. Beyaz bayraklarla bile sokağa çıkmak güvenli değil. On binlerce insanın yaşadığı bu yerleşim yerlerinde çalışma hayatından söz etmek mümkün değil. Çocuklar bomba, silah sesleri ile yaşıyor. 3800 öğretmen memleketine gönderilmiş, 40 bin öğrenci ise eğitime erişemiyor. Can güvenlikleri yok. Gündelik yaşam felç olmuş durumda.

Bu infial yaratacak tabloya karşı emek ve meslek örgütleri;  yaşanan şiddet ortamının, çatışmalı sürecin çok tehlikeli bir noktaya gittiği konusunda hükümeti uyarmak üzere, “endişemiz büyük” diyerek 29 Aralık Salı günü üretimden gelen güçlerini kullanacaklar. İş bırakacaklar. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB eylemleriyle AKP’nin savaş politikalarına karşı duracaklar. Aynı gün öğle saatlerinde yerel örgütlerinin belirleyeceği merkezi yerlerde kitlesel basın açıklamaları yapacaklar.

Emek ve meslek örgütlerinin hayatı durdurmak için yaptıkları çağrılar son derece önemli ancak sonuç alıcı olabilmesi için gerçekten hayatı durdurabilmek gerek. Türkiye genelinde hayata geçirilecek bir genel grev ağırlık koyabilir. Kürt halkının talepleri için yükselttiği direnişe güç katabilir. Egemen güçleri demokratik, barışçı bir çözüme zorlayabilir. Ancak bunun koşulları olsa da örgütlü gücü ne yazık ki şu anda yok.

Emek ve meslek örgütlerinin tamamının, sendikaların tamamının, işçilerin tamamının doğal olarak savaşın karşısında yer alması beklenir. Sendikaların, sınıf örgütlerinin içinde bulunduğu kriz savaşa karşı kıpırdamayan sendikaların durumunu da açıklayıcı olmalı.  

Bu savaşın bedelini şimdiye kadar hep işçiler, yoksul halklar, kadınlar, çocuklar, gençler ödedi. Zorunlu göç yollarında yaşamını yitiren, mülteci kamplarında tacize uğrayan, gittikleri ülkede boğaz tokluğuna çalıştırılan hep işçiler.

Türkiye’de çalışma hayatı abartısız bir cehennem gibi. Soma, Ermenek, Davutpaşa bunlara birkaç kanıt. Hiç unutamadığım bir iş cinayeti de Bursa’da üstlerine kilitlenmiş atölyede çıkan yangında 8 kadın işçinin ölmesiydi. Bırakalım kapitalist sömürüyü bu nasıl bir pervasızlık, bu nasıl bir muktedirlik! İşçiler için bu çalışma koşullarına direnmek, iş işten geçtikten sonra değil baştan direnmek ve bir irade ortaya koyabilmek büyük bir adım olacak. 

İnanıyorum ki işçiler güneşin altındaki yerini aldığında direnişlerin birbiriyle dayanışması da zafer olur. Bugün emek alanının sesinin böyle cılız kalması, yaşanan yetmezlik biraz da bunun gerçekleşememiş olmasından.