‘Düşman çok yakın olduğunda…’

"Ne yapabiliriz? Onlar buraya gelirse yaşamıma devam etmem mümkün olmaz!" 

18 yaşındaki kızının partizan’a gönüllü katılmasına engel olmak isteyen anneye, 18 yaşındaki Zoya’nın verdiği yanıt.

Zoya Kosmodemyansky. Nazım’ın şiirindeki Tanya. Uzayıp giden bir gece sabaha vardığında, Zoya’nın çıplak bedeni, geceden gördüğü işkencenin de izleriyle bir ipin ucunda sallanmakta…  

Zoya, Zoe ya da Tanya… Makarna sandıklarından kurulan ölümün adı. Geceden sabaha kara kışta çıplak bedeni ile acıya yatırılan. Ama o bir partizan. Soğuk geçmiyor o yaşlardan…

Savaşın sadece giyinikken yapılabileceğine dair milyon tane tevatür vardır. Savaşanların elbiseleri vardır; haki, gri, lacivert, alalı, bej… 

Savaşın cinsiyeti vardır ve bunun böyle olacağına dair binlerce ıssız, sahipsiz cümle… Doğrudur; meydan okuma, düelloya çağırma, bilekleri kırıp, pazuları gösterme savaşa, kavgaya açık davettir. Sonra sadece erkekler birbirinden silah alışverişi yapar, ülke ekonomileri bu zihniyetin egosu ile halkının kursağına ekmek koyar. Ruanda’ya onbinlerce palayı satan Çin mesela… Kendilerinden binlerce kilometre uzakta onbinlerce insanın 15 gün sürecek uzun ölüm gecesine uykusuz geceler vermiş, parıldayan emeklerini gemilere bindirmiş, attaya göndermiştir, o kadar… Sonrası sadece kan. Çin haber ajansları kapalıdır paslı bir demir kapı gibi dünyaya… Nerden duyacak, gecesini gündüzüne katarak ışıldattığı palanın akıttığı kan nehrinin bir okyanusa akıp, oradan hafızaya damladığını? Kim fısıldayacak sonra…

Ahh, unutturamaz hiç bir şey, bir palanın gecenin en pürüzsüz anında hayata saldığı çığlığı… Çıplaktır o ses.

Savaş bir el çabukluğudur. Zavallılıktır. Çaresiz kaldığında düşman, baş eğdiremediğinde, diz çöktüremediğinde bilir nereden kanar insanlık. Kadını soyar mesela. Erkeği soyar. Bir kadını erkeklerin önünde, bir erkeği kadınların önünde soyar, utandırır aklınca. Bir kadının giysilerini soyduğunda, kadını zamana giydirir, kendisi çırılçıplaktır oysa. Üşümez onun insanlığı, üşüyecek kadar kan yürümez o damarlarda. Ama soyulan kadın, çırılçıplak teninin açıkta kalan bir yeri bile yoktur o anda. Onu hayat giydirir usulca. Anne eli gibi sevecendir ve bir kokusu vardır tanıdık. 

Makarna sandıklarından idam sehpası yapan anlayışın aceleci çaresizliği ile Cizre’de öldürüldükten sonra çorabı ve iç çamaşır ile yere uzatılan kadının yanı başında duran gölgelerin soysuzluğunun birbirine dolandığı bir ruhtur zamana musallat olan; savaş budur.

Çırılçıplak edip dışarıda bekletmişlerdi Zoya’yı. Sabaha karşı giydirip gocuğunu, botunu, ilçe merkezine dek yürütmüşlerdi bir de. İlçe merkezi beyaza kesmiş bir uzaklıktı. Hayatla kopmuş bir bağdan yağlı urgan yaptılar, makarna sandıklarından sehpa. Çıkardılar Zoya’yı sandıkların üstüne, donmuş ipi doladılar boynuna… İki hafta ilçenin meydanında asılı bıraktılar.

Gencecik bir bedenin üstüne eğilmiş, fotoğraf çekiyorlar galiba. Eğilmiş, bir genç kadının çıplak bedenindeki suretlerini izliyorlar. O kadın bir ayna. Onların çirkinliği yansıyor dünyaya. Solmuş gözlerinde feri kaybolmuş hayat var evet, o da can çekişiyor orada. Soymuş, yeniden giydirmişler. Zamanları bol bunca ayrıntılı mizansenlere… İzlettiriyorlar. Kızlarınıza, kadınlarınıza bunu yaptık, daha da yaparız diyorlar.

1941’in Moskova’sının Alman işgali altındaki bir köyünde değiliz. 2016’nin Cizre ilçe merkezindeyiz. Makarna sandıkları yerine, iki yürümeyle aşınan kaldırım taşları var. Şimdi orada bir ip gibi upuzun uzatılan bedenin ayak izlerinin de bulaşık, dolaşık olduğu kaldırım taşları. Belki Zoya da çok makarna yerdi, kim bilir? Makarna sandıklarına doğru sürüklediklerinde ne gelmişti aklına, annesinin domates soslu makarnasından başka ne düşünebilir o yaşta bir insan? 18 daha…

 Ölümün en sevdiğin şeyle kurduğu bağ… İki çaresizin, iki zavallı gölgenin eğildiği bir narin fidanın, arkadaşlarıyla gezmekten hoşlandığı bir sokağın başındaki cansız bedeninin bize anlattığı hikaye…Sol kolun yanında biriken kan… ortalığa atılmış botlar, ayakta bırakılmış çoraplar ve düğmeleri açık siyah bir gömlekten hafızamıza sızdırılan o kan…

Savaş hep daha fazlasıdır hayattan çaldıklarından…

Hafızamıza doldurduklarından hep bir daha fazla…